13 Mart 2009 Cuma

Pardus 2008.2 İzlenimlerim

Yaklaşık bir yıldır evimdeki masaüstü bilgisayarımda Ubuntu kullanıyorum. Gayette memnunum Ubuntudan. Ubuntunun yanında sabit diskimin bir bölümünü boş yere kaplayıp duran Windows xp gözüme takıldı geçen gün. Uzun süredir kullanmıyordum Windows'u. Acaba oraya hangi Linux dağıtımını kursam diye düşünüp dururken pcnet dergisinin pardus 2008.2 kurulan cd'si verdiğini duydum. En son Pardus 2007.2 sürümünü kullanmıştım. Zaten Linux kullanmaya başlamamda Pardus'un katkısı çok büyüktü, ilk kez Pardus kullanarak adım atmıştım Linux dünyasına ve bir daha da çıkamamıştım (çıkmakta istemem zaten). Windowstan boşalacak disk bölümüme eski dost Pardus'u kurmaya karar verdim. Gittim dergiyi aldım (bu arada Pcnet dergisine de teşekkür ederim). Pardus cd'sini sürücüye taktım ve kuruluma başladım. Kurulum gayet sorunsuz ve makul bir sürede sona erdi. Bilgisayarımı yeniden başlattım ve Grub menüsünden Pardus'u seçtim. Gayet hızlı bir şekilde masaüstü açıldı. Ekran yapılandırma kısmına geldiğimde Pardus hangi ekran kartını kullandığımı anlamış ve sürücülerini kurmam için bana uyarı göstermişti. Hemen söylediği paketi kurdum ve yeniden başlattım. Ekran kartı sürücüm kurulmuş ve kullanıma hazırdı. Kaptan'ın yardımıyla diğer ayarlarımı da yapıp Pardus'u kullanmaya başlamıştım bile. Pisiyi açıp bir kaç yazılım kurmam gerekiyordu. Örneğin Amsn, Smplayer, Wxcam, Vlc player, Ktorren, Limewire, Dolphin ve elbette Compiz Fusion. Pisi gayet hızlı bir şekilde istediğim paketleri sistemime kurdu. Pisinin daha önceki sürümlere göre daha hızlı çalıştığını fark ettim. Yani özetle Pardus 2008.2 yine yapacağını yaptı ve beni etkilemeyi başardı. Şu anda bilgisayarımdaki iki Linux dağıtımımla birlikte mutlu, huzurlu ve en önemlisi özgür bir hayat yaşıyorum. Yaşasın açık kaynak, yaşasın özgürlük...! ( duygusal bir son oldu be.. :))

Unutmadan bir de ekran görüntüsü vereyim:
Image Hosting by Picoodle.com

Reblog this post [with Zemanta]

5 Mart 2009 Perşembe

Yalnızlık...

Yalnız olmak... Son günlerde sıklıkla içinde bulunduğumu hissettiğim duygu, bir ruh hali. Eğer insan isteyerek, bilinçli bir şekilde yalnız kalmayı seçiyorsa, bu o insanın ruh sağlığı için çok faydalı, belki de kaliteli zaman geçirmenin
en önemli koşulu.
Fakat yalnızlık hiç istemediğiniz, beklemediğiniz bir anda kapınızı çalabiliyor. Dahası kapınızı çalmaya gerek bile duymayıp bodoslamadan kırıp giriyor içeri. Siz istemiyorsunuz, aman muhatap olmayayım, yüz göz olmayayım da çekip gitsin bir an önce diyorsunuz ama o yayıldıkça yayılıyor içinize, ruhunuza, tüm benliğinize. Damarlarınızda volta atıyor, ara ara kalbinizi yokluyor. Konuşmaya çalışıyorsunuz onunla: "Bak güzel kardeşim... Şimdi hiç zamanı değil, çek git gözünü seveyim" diyorsunuz. Ama o sizi dinlemiyor. Bütün hayatınızı avcunun içine alıyor sıktıkça sıkıyor...
Kurtulmaya çalışıyorsunuz. Belki biraz temiz hava iyi gelir diyorsunuz, atıyorsunuz kendinizi sokaklara. Ama sokaklarında sizden çok farklı durumda olmadıklarını görüyorsunuz. Sanki herşeyde, herkeste bir yalnızlık var. Eve giriyorsunuz tekrar. Boş bakışlar, kendi kendine konuşmalar, espiriler yapıp gülmeler...
Bir müddettir kimsenin sizi aramadığını fark ediyorsunuz elinizdeki telefonu kurcalarken. Bilgisayarı açıyorsunuz ne bir e-postanız var ne de bir mesajınız. En sevdiğiniz şarkıyı açıp mutfağa gidip bir kahve yapıyorsunuz. Tam oturup kahvenizi içecekken şekeri unuttuğunuzu anlıyorsunuz. Şekeri uzatmasını rica edebileceğiniz birinin olmadığını fark ediyorsunuz. Kalkıp şekerinizi alıyorsunuz.
Yalnızlığın dozajının iyi ayarlanması gereken bir ilaç olduğunu düşünüyor, içiniz yana yana anlıyorsunuz da bunu. Artık yalnız olmaya alıştığınızı fark ediyorsunuz hatta bir müddet sonra. Ne de olsa yalnız gelmedik mi ve yine yalnız gitmeyecek miyiz sanki bu hayattan diyorsunuz... Yalnızlık ve siz... Artık bir bütün oluyorsunuz...

4 Mart 2009 Çarşamba

Tarih: 4 Mart 2009

Bende blog yazmaya başladım. Vatana millete hayırlı uğurlu olsun, Allah kazalardan belalardan saklasın efendim blogumuzu. Aslında bu açılış böyle sessiz sedasız olmamalıydı, daha bir şatafatlı, ne bileyim davullu zurnalı olmalıydı ama malum kriz var masraf yapmamak lazım.
Öncelikle merak edenler için kendimi tanıtayım. İsmim Dozi (yazar samimi değildir, yalancıdır, sahtekardır, yuh olsundur kalıbına). İzmir'de kendi halinde yaşayan, boş zamanlarını genellikle bilgisayar başında geçiren, açıköğretim fakültesinde okuma gayreti içinde bulunan 22 yaşında yurdum insanıyım. Müzik dinlemeyi, kitap okumayı, internette dolanmayı, arada futbol maçı izleyip küfürler savurmayı, şiir okuyup mest olmayı, ayaklarımı uzatıp bir bardak kola yada neskafe eşliğinde film izlemeyi pek severim. Kendimizi de tanıttığımıza göre artık sıra bu blog sayfasını neden açtığımıza geldi sanırım.
Öncelikle bu blog sayfasının açılmasında çok ulvi amaçlar arayanlarımız varsa derhal bu düşüncelerini akıllarından çıkarsınlar derim ben. Çünkü bu blog sayfasının açılma nedeni diğer çoğu benzeri gibi "insanoğlunun birşeyler yazmak ve bu yazdıklarını da diğer insanlarla paylaşmak" istemesinden çok öte değildir. İnsanoğlu üretmek ister, birşeyler yapmak ve bu yaptıklarıyla da kendine yada başkalarına fayda sağlamak, belki de sadece "heeyy! koca dünya beni unuttun bende buradayım!" diyebilmek ister. Yazmak insanın kendini ve dünyayı tanıması, anlamlandırması, zihniyle gerçek hayat arasında köprü kurmasıdır. İşte benimde bu sayfayla yapmak istediklerim bunlar.
İlerleyen günlerde burada birçok konu hakkında yazılar görebilirsiniz. Kimisini beğenebilir, kimisini berbat bulabilirsiniz. Bazıları faydalı bazıları ise çok faydasız olabilir. Belki de tam sizin düşündüğünüz gibi düşünüyorumdur, belki de tam zıttını. Bunların hepsini ilerleyen günlerde hep beraber göreceğiz.... Kendinize iyi bakın! mazaallah size birşey olursa yazdıklarımı kim okuyacak sonra, amah ha... :)