5 Mart 2009 Perşembe

Yalnızlık...

Yalnız olmak... Son günlerde sıklıkla içinde bulunduğumu hissettiğim duygu, bir ruh hali. Eğer insan isteyerek, bilinçli bir şekilde yalnız kalmayı seçiyorsa, bu o insanın ruh sağlığı için çok faydalı, belki de kaliteli zaman geçirmenin
en önemli koşulu.
Fakat yalnızlık hiç istemediğiniz, beklemediğiniz bir anda kapınızı çalabiliyor. Dahası kapınızı çalmaya gerek bile duymayıp bodoslamadan kırıp giriyor içeri. Siz istemiyorsunuz, aman muhatap olmayayım, yüz göz olmayayım da çekip gitsin bir an önce diyorsunuz ama o yayıldıkça yayılıyor içinize, ruhunuza, tüm benliğinize. Damarlarınızda volta atıyor, ara ara kalbinizi yokluyor. Konuşmaya çalışıyorsunuz onunla: "Bak güzel kardeşim... Şimdi hiç zamanı değil, çek git gözünü seveyim" diyorsunuz. Ama o sizi dinlemiyor. Bütün hayatınızı avcunun içine alıyor sıktıkça sıkıyor...
Kurtulmaya çalışıyorsunuz. Belki biraz temiz hava iyi gelir diyorsunuz, atıyorsunuz kendinizi sokaklara. Ama sokaklarında sizden çok farklı durumda olmadıklarını görüyorsunuz. Sanki herşeyde, herkeste bir yalnızlık var. Eve giriyorsunuz tekrar. Boş bakışlar, kendi kendine konuşmalar, espiriler yapıp gülmeler...
Bir müddettir kimsenin sizi aramadığını fark ediyorsunuz elinizdeki telefonu kurcalarken. Bilgisayarı açıyorsunuz ne bir e-postanız var ne de bir mesajınız. En sevdiğiniz şarkıyı açıp mutfağa gidip bir kahve yapıyorsunuz. Tam oturup kahvenizi içecekken şekeri unuttuğunuzu anlıyorsunuz. Şekeri uzatmasını rica edebileceğiniz birinin olmadığını fark ediyorsunuz. Kalkıp şekerinizi alıyorsunuz.
Yalnızlığın dozajının iyi ayarlanması gereken bir ilaç olduğunu düşünüyor, içiniz yana yana anlıyorsunuz da bunu. Artık yalnız olmaya alıştığınızı fark ediyorsunuz hatta bir müddet sonra. Ne de olsa yalnız gelmedik mi ve yine yalnız gitmeyecek miyiz sanki bu hayattan diyorsunuz... Yalnızlık ve siz... Artık bir bütün oluyorsunuz...