27 Aralık 2010 Pazartesi

Başlıksız 27. Aralık 2010

Son günlerde kendimi zamkla, oturduğum sandalyeye, tam da bilgisayarın karşısına yapıştırılmış gibi hissediyorum. Zorunlu bir ihtiyaç gündeme gelmeyince oturduğum yerden kıpırdamıyorum. Arada bir mutfağa sigara içmeye gidiyorum o kadar. O da annem evde olduğu için. Misal geçen iki gün evde yalnızdım evin içini sigara dumanına boğmuştum o süre zarfında.

Kendimi dış dünyaya kapatıp, bilgisayar ekranına gömüldüğüm bu sürede bir sürü abuk subuk site gördüm, hatta bir kısmına da üye oldum, bol bol müzik dinledim, film izledim, araştırma yaptım ve tabi Ubuntu'yu kurcaladım. :) Peki elime ne geçti derseniz vallahi ben de bilmiyorum.

Uzun zamandır buralara da bir şeyler karaladığım yoktu. Her gün blogu açtım ama bir türlü aklıma yazacak bir şeyler gelmedi. Daha doğrusu geldi ama ben bir türlü oturup yaz(a)madım. Böyle kendinden alkollü gibiyim birkaç haftadır. Düşüncelerim, hareketlerim, söylediklerim net değil. Sürekli bir bekleme döneminde olduğumdan ötürü böyle insanlık dışı bir hal aldım sanırım. KPSS sonuçlarını bekliyorum, iş başvurusu yaptığım şirketlerin bana geri dönmesini bekliyorum, SGK'nın yaptığımız yazışmaya cevap vermesini bekliyorum, hatta yeni yılın gelmesini bekliyorum. Sürekli bir şeyleri bekliyorum yani anlayacağınız.

Eğer bu ruh halinde çıkabilirsem hem kendi adıma hem de insanlık adına güzel şeyler yapacağım diye düşünüyorum. Ya da sadece kendime güzel şeyler yaparım banane lan insanlıktan. :) Neyse kendinize iyi bakın. Kafayı toparlar toparlamaz tekrar bir şeyler karalarım sanırım. Ha bir de şu şarkıyı paylaşmadan edemeyeceğim belli ki...
         Müzeyyen Senar'dan geliyor efendim. Ormancı...

26 Kasım 2010 Cuma

İnsanlar falan filan

Bu yazım tüm geri kalmış uygarlıklara gelsin. Birşeyler yazmak için ruh halim pek uygun değil aslında. Mutluyum çünkü, keyfim yerinde. Ördeğe benzeyen bi' kız var mesela, bir de cesaret edip onunla tanışabilsem çok iyi olacak ama. Hakket ördeğe benziyor. Pokemon Saydek vardı ya, ona benziyor. Burnu falan da uzun. Hem sivilceli. İğrenç aslında. Ama tatlı. Neyse

"Sigaram bitecek diye korkuyordum, sonra amaan dedim, en kötü ihtimal yedekteki marlboro'larımdan içerim. Zenginlik dert azizim."

Böyle yani, zenginim. Aslında değilim, en fakir dönemimi yaşıyorum ama yedekte malbuş tutan adam zengindir. O kadar! Birşey daha. Sevmedim ben marlboro'yu, nedense sevmedim.

Karıştırmadım blogları, kendim bloguma yazacağım bir tarz yazıdır bu çünkü, bu blogda dozilog'da gündelik yazılar pek bulunmaz, az bulunur. Benim günlük tarzı yazılarım ise 8-10 aydır buralarda yok. Ama buraya yazayım istedim bu sefer. Hazır dozilog'a yazıyorken, logoda da yazdığı gibi "teknoloji" ile ilgili ve hatta direk derslerini gördüğüm şeylerle ilgili bir yazı hazırlayabilirdim. Ama tembelim ben. Onunla mu uğraşacağım? Zaten henüz pek bir halt bildiğim de yok. Hem başarısızım da. "Loser" ım ben. Amerikan filmlerinde birinin alnına ya da kıçına yazarlardı bu "loser" ı. Büyük hakaret sanırsam. Çünkü bu kötü şakaya maruz kalan insanevladı çok utanır çok sinirlenirdi. Türkçe'ye aynen çevirince "kaybeden..." O kadar da büyük bir hakaret değil bizim için. Hatta gerçeklik.

Eğer ben mucize bekliyorsam hayattan, "loser" olmuş çıkmışımdır anasını satayım. Ki bekliyorum. Böyle böyle bir şeyler olsun abi, herşey süper olsun, ama ben yatmaya devam edeyim.

Boyu da uzun ama. Uzun boylu bir ördek yani. Belki kuğu olur sonradan da döt eder beni. Yok yok kuğu olmasın hiç. Böyle daha erişilebilir. Kendi kendime gaz verebiliyorum henüz, bir gövel ördektir o diyebiliyorum, yeşil başlıdır ne olacak diyebiliyorum. Kuğu muğu olmasın.

"İnsanlar yavşaktır Mert" derdi babam bana. Ve insanlar bilmemneydir de derdi de o kadarına gerek yok. Doğru diyor babam. Yapıyor bunu bazen. Düz mantık kurası geliyor insanın. İnsanlar yavşaksa, ben insansam... ben niye yavşaklık yapmıyorum ki?

"İnsanlar görmezler/bilmezler/duymazlar" diyor Kurban da. O yanlış biliyor ama. Her haltı görüyor her haltı biliyor benim tanıdığım insanlar. Ve her haltı, duymaları gereksin gerekmesin duyuyorlar. "İnsanlar yavşaktır." Ben de "loser" ım. Dozi de capon. Bunu yazan da Tosun. Hayde.

8 Kasım 2010 Pazartesi

GnuJump -Hopla zıpla eğlen!-






















Sizlere Linux'ta oynamaktan zevk aldığım ufak oyunlardan birinden bahsetmek istiyorum. GnuJump, diğer ismiyle SDLJump, şirin bir karakteri zıplatarak, sürekli aşağıya doğru akan engellerden yukarıya doğru çıkarmak ve aşağıya düşmemek üzerine kurgulanmış bir oyun.  Kahramanımızı ne kadar yükseğe çıkarırsak aldığımız puan da o kadar fazla tabi. :)

GnuJump birçok dağıtımın  paket yöneticisinde mevcut. Pardus'ta "sudo pisi it gnujump" komutuyla, apt kullanan dağıtımlarda (debian,ubuntu.. vb) ise "sudo apt-get install gnujump" komutuyla ya da dağıtımınızın paket yöneticisi aracılığı ile sisteminize kurabilirsiniz. Oyun kurulduktan sonra menülerde oyunlar kategorisinin altında belirecektir.

    Oyunu açtığınızda sizi gayet basit bir menü karşılar. New Game ile yeni bir oyun başlatabilirsiniz. Oyunun ayarlarını değiştirmek için Options menüsünden yararlanabilirsiniz. En yüksek skorları Highscores bölümünden görebilirsiniz, Replays ile önceki oyun kayıtlarınızı izleyebilir ve Quit ile de oyundan çıkabilirsiniz.

    Oyunu oynamak için sadece yön tuşlarını kullanıyoruz. Zaten gidebileceğimiz yönler de; yurarı, sola, sağa şeklinde. Tabi bu tuşları ayarlardan değiştirmek, yerlerine başka tuşlar atamak mümkün.


    Benim bu oyunda en çok hoşuma giden şey oyun için sesleri. Önerim oyunu hoparlörleri son ses açarak oynamayın, yoksa konu komşu evde birini boğazlıyorlar sanabilir. :) Çünkü kahramanımız boşluğa düştüğünde bir feryat koparıyor ki akıllara zarar.

     Oyunda bazı temalar mevcut. Bunlara Options -> Choose Theme menüsünden ulaşabilirsiniz. Benim favori temam ise wincrash isimli tema. :) Wincrash teması aşağıdaki görünüme sahip. Gördüğünüz gibi bu temada kahramanımız Bill Gates. :) Boing boing nidaları arasında Bill'i zıplatmak çok eğlenceli. :)  GnuJump gayet basit bir oyun olmasına rağmen bağımlılık yaratabilecek bir oyun.

   Oyunun anasayfasını ziyaret etmek için tıklayın. Bol eğlenceli oyunlar dilerim. :) Hoşçakalın...

6 Kasım 2010 Cumartesi

Pardus Kullanıcı Anketi

http://blog.bluzz.net/pardus-kullanici-anketim/ adresindeki ankete katılarak Pardus hakkındaki görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Anket ne kadar fazla kişiye ulaşırsa sonuçlarda o kadar gerçekçi olacaktır diye düşünüyorum. Bu yüzden blog sahibinin de iznini alarak burada konuyu paylaşmak istedim. Belki de anket sizlerin de katılımıyla geliştiriciler için bir kaynağa dönüşebilir. Linux'la kalın! :)

4 Kasım 2010 Perşembe

Google Araç Çubuğu


Firefox için kullanışlı bir araç çubuğunu tanıtmak istiyorum izninizle. Gerçi muhtemelen aranızda kullananlar vardır ama ben henüz haberdar olmamış olanlar için ufak bir tanıtım yapayım istedim. Çünkü sık sık google hizmetlerini kullananların işini görecek bir araç çubuğu olduğunu düşünüyorum. 

Ben normalde araç çubuklarından pek hoşlanmam. Çünkü araç çubuğu dediğimiz zamazingolar, tarayıcılarımızın üst kısmını zapt ederek kalabalık yaparlar ve bizlerin görüş alanlarını da daraltırlar. Ancak özellikle Gmail, Google Favoriler, Google Dökümanlar, Google Haberler, Kişisel Web Geçmişiniz, Gruplar, Blog arama, Google Takvim, Picasa Web Albümleri gibi hizmetleri kullananlardansanız, bu hizmetlere araç çubuğu sayesinde daha hızlı erişebilirsiniz. Araç çubuğunu yüklemek için bu adresi ziyaret etmeniz yeterli. Araç çubuğu Linux'u da destekliyor. Yani tek ihtiyacınız bir adet Firefox. :)

Araç çubuğumuzu yükledikten sonra hizmetleri kullanabilmek için oturum açmamız gerekiyor. Bunu araç çubuğumuzun en sağındaki oturum açma bölümünden yapabilirsiniz. Böylece Gmaildeki e- postalarınıza tek tıkla erişebilir, sosyal paylaşım sitelerinde tek tıkla içerik paylaşabilir, favorilerinize yeni adresler ekleyebilir, internet geçmişinizi kontrol edebilir ve daha birçok google hizmetine tek tıklamayla erişebilirsiniz.

Google araç çubuğu ile ilgili daha ayrıntılı bilgiye, Google'ın kendi hazırladığı tanıtım sayfasından ulaşabilirsiniz. Ee tabi Google kendi ürününü benden daha iyi anlatacaktır. :) Görüşmek üzere, haydi benden eyvallah.

Lifeograph -Şahsi Dijital Günlük-

    Lifeograph, sade ve hoş bir arayüze sahip olan günlük yazılımıdır. Benim gibi bilgisayarında günlük tutmayı seven GNU/linux kullanıcıları için güzel bir yazılım. Lifeograph, Ubuntu depolarında bulunmakta, "sudo apt-get install lifeograph" komutunu terminalde işleterek ya da Uygulamalar --> Ubuntu Yazılım Merkezi yolunu izleyerek yazılımı sisteminize kurabilirsiniz.


Lifeograph'ı ilk açtığımızda bizi gayet sade bir giriş ekranı karşılıyor. Günlük --> Yeni bir günlük oluştur diyerek günlüğümüze bir isim veriyoruz ve günlük dosyamızın nerede tutulmasını istiyorsak o dizini seçip işlemi tamamlıyoruz.

  
Günlüğümüze birşeyler karalamaya başlamadan önce mahremiyetimizi korumak için şifre oluşturmamamız gerekiyor. Bunun için Araçlar --> Parolayı değiştir menüsünü kullanıyoruz ve günlüğümüz için bir şifre belirliyoruz. Lifeograph'ın en güzel özelliklerinden birisi de bu şifre belirleme olayından sonra gün yüzüne çıkıyor. Siz şifreli günlüğünüze bir müddet herhangi bir yazı yazmazsanız, yani yazılım boşta kalırsa, sizin ekran başında olmadığınızı varsayıp günlüğü kapatıp giriş ekranına dönüyor. Böylece sizin açık unutup gitmeniz halinde bile kimse günlüğünüzü okuyamıyor. :)
   
Günlük yazarken herhangi bir internet sitesine bağlantı vermek için yapmanız gereken sadece http://****.com şeklinde adresi girmek. Dosyalara bağlantı vermek için de file:///home/*** şeklinde yolu belirtmek gerekiyor. E posta için de mailto:falanca@filanca.com şeklinde yazmalısınız. Lifeograptaki günlük kayıtlarını arasında bağlantı vermek için 2010/10/23 (yıl-ay-gün) şeklinde yazabilirsiniz. Ofis yazılımlarından hatırlayacağımız Ctrl+B (kalın yazı), Ctrl+i (italik yazı) gibi kısayollarda kullanılabiliyor. Ayrıca Ctrl+H ile de vurgu rengini değiştirebiliyoruz. Günlük yazarken Tab tuşuna bir kez basarsanız alt başlık oluşturmuş oluyorsunuz. = ve = karakterleri arasında yazdığınız yazılar üstü çizilmiş olarak görünüyor. Yazdığınız günlüklere en alt kısımdan etiketler verebiliyorsunuz. Yazıları yazdığınız kısma sağ tıklarsanız; imla denetimi,tema düzenleme, girdi yöntemlerini değiştirme gibi seçenekler karşınıza çıkar. Yazdığınız günlükler arasında arama yapabilirsiniz. Bunun için üst taraftaki arama kutusunu ya da Ctrl+F kısayolunu kullanabilirsiniz.

   
Hayatının dijital kayıtlarını tutmak isteyenler için güzel bir yazılım. Bir blog yazarı olarak blogspottan sonra en çok kullandığım ikinci günlüğüm diyebilirm Lifeograph için. :) Bu arada Lifeograph'ı geliştiren Ahmet Öztürk'e de teşekkür ederim. Haydi benden eyvallah

3 Kasım 2010 Çarşamba

Son günlerde herşeye karşı ilgisiz bir adam oldum ben. İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Öylesine oturuyorum. Arada tv izliyorum, arada da arşivdeki filmleri oturup bilmem kaçıncı kez tekrar izliyorum. Şöyle bi dışarı çıkayım, iki insan evladı göreyim, birkaç arkadaşı arayayım hal hatır sorayım... yok! Tek yaptığım bilgisayar karşısında pineklemek. Bilgisayarın başına geçip yararlı bi iş yapsam yine kızmayacağım. Öylesine boş boş işlerle uğraşıyorum işte. Gerçi tüm bu ilgisiz, vurdumduymaz halimin bir nedeni de 2-3 gündür hasta olmam. Ama bu konu can sıkıcı bir konu olduğu için ve daha önce blogda bahsettiğim için tekrar tekrar anlatmak istemiyorum. Gerçi bu seferki başka bi rahatsızlık ama.. neyse zorlama okuyucu anlatmayacağım işte!

Zaman zaman bu sayfaya uğrayanlar fark etmişlerdir sanırım. Yine blogun tasarımını değiştirdim. Siyah renkten ve bannerdan sıkılmıştım. İkisini de ani bir kararla yeniledim. Mavi mavi güzel oldu bence.

Ha bu arada blogumu izleyenlerin sayısı iki elin parmakları kadardı, artık o kadar da değil. :) Bu da demek oluyorki blogun gidişi gidiş değil. Acilen yönetim kurulunu toplamalı ve gerekli önlemleri almalıyım. Bu blog yerinde sayıyor, kimse sorumlusu çıksın ortaya diye haykırmalı, gerekirse bu durumdan sorumlu kişiye iki tokat aşk etmeliyim. Haydi eyvallah...

23 Ekim 2010 Cumartesi

Ama Yaşıyorum....

Issız bir yerdeyim. Çok ıssız. Neden bilmiyorum ama üşüyorum biraz. Etrafta hiç ses yok, hem de hiç. Kafam karışık. Kimim, neyim, nerdeyim...? Soru çok, yanıt yok. Her şey çok anlamsız. Ya da herşey anlamlı ben anlamsızım. Üşüyorum, ellerim.... Her yer çok karanlık. Bir saniye. Bir ses var. Evet evet bir ses geliyor derinden. Sadece bir fısıltı, anlamsız, anlaşılmaz bir ses ama sanki tanıdık bir ses. Başım ağrıyor ve gittikçe ağırlaşıyor. Ses geliyor bir yerlerden. Ama ne diyor anlayamıyorum.

Sigara içmeliyim. Hemen bir sigara yakmalıyım. O ses, beynimi kemiriyor. Birşeyler diyor tam duyamıyorum. Derin bir nefes almalıyım sigaramdan. Bir müddet tutmalıyım dumanı içimde. Sonra salmalıyım pof diye. O ses hala bir şeyler anlatıyor.

Sanki derinde bir yerlerde bir yıkım var. Bir göz yaşı. Grayderlerin sesi geliyor çığlık gibi. Bir kalp atıyor ritmi bozuk.

Sonra birden loş bir ışık görünüyor. Yürüyorum ona doğru. Duruyorum. Hatıralar resmi geçit yapıyor. Protokolde ayrılıklar, pişmanlıklar... O ses daha da yükseliyor. Şimdi kulaklarımı sağır edercesine haykırıyor. Yalnızsın diyor, hem de çok yalnız...

Susuyorum. Biraz başım dönüyor, belli belirsiz bir yaş süzülüyor yanaklarımdan, silmiyorum. Ben ağlamam ki!

Issız bir yerdeyim. Hem de çok ıssız. Üşüyorum biraz. Ama yaşıyorum, ritmi bozuk bir kalple, karanlıklar içinde...

16 Ekim 2010 Cumartesi

GsAmsn Kabuğu Sürüm 1.0.5

Daha önce bu yazımda 0.2 sürümünü duyurduğum ve tamamiyle can sıkıntısının bir eseri olan, çok çok çok acemi bir Gimp kullanıcısının elinden çıkmış Amsn kabuğumu hatırlarsınız.

Bugün yine can sıkıntısından ve tabi bir de GNU/Linux için birşeyler yapma isteğiyle GsAmsn kabuğumun yeni sürümünü duyurmaktan kıvanç duyuyorum. :)

Efendim bu sürümde neler değişti diyecek olursanız, hani olursanız diye söylüyorum yani, öncelikle renkler tamamiyle değişti. Eski kabuktaki sarı biraz cırtlak bir sarıydı ve kırmızı da çok göz yoruyordu. Artık yeni temadaki renkler daha koyu ve göz yormuyor. Zaten bu yeni temadaki renkleri orjinal Galatasaray renk değerleriyle oluşturdum.

İkinci önemli değişiklik ise daha önceki sürümde bir türlü çözümünü bulamadığım bir hatanın, sonunda çözülmüş olması. GsAmsn 0.2 sürümündeki sohbet penceresinde, metin giriş alanındaki yanıp sönen imleç görünmüyordu. Yeni sürümle birlikte artık bu sorun ortadan kalktı. Yeni kabuğu kullanmak isteyen Galatasaray tutkunu arkadaşlara duyrulur. :)

Bunlar da ekran görüntüleri:

    Giriş ekranı:

    Bağlantı listesi:



    İndir : GsAmsn Kabuğu

    Alternatif indirme adresi : GsAmsn Kabuğu

10 Ekim 2010 Pazar

Ubuntu 10.10 Çıktı!




Merakla beklediğimiz Ubuntu' nun yeni sürümü 10.10 çıktı. Ubuntu resmi sitesinden masaüstü sürümünü ve diğer sürümleri indirebilirsiniz. Ubuntu 10.10 da neler yeni diye merak edenler ubuntu-tr wikisinden bilgi alabilirler.




Yumulun...!

5 Ekim 2010 Salı

Acemi Penguen

Geçen gün yaptığım bir hata yüzünden şu anda Ubuntu 10.04'e ulaşamıyorum. Nereden estiyse birden Arch Linux kurma isteği uyandı bende. Bir nevi şeytan dürttü denebilir.:) İndirmeye başladım. Sonra da  adresindeki Arch Linux kurulum kılavuzunu okumaya başladım. Yazıcım olmadığı için sayfanın çıktısını alamadım o yüzden elle not almaya başladım. Küçük bir deftere aldığım notlar tam 7 sayfa tuttu. :) Arch Linux indikten sonra cd ye yaktım ve sistemi yeniden başlattım. Kurulum kılavuzunda belirtildiği gibi önce root girişi yaptım, tr-f klavye ayarı yapamadığım için q olarak kurulum yapmak zorunda kaldım tabi bu biraz zorladı. :) Sonra /arch/setup komutunu vererek kurulum betiğini başlattım. Cfdisk isimli konsol arayüzlü disk bölümleme uygulaması ile diskimin /dev/sda1 bölümünü biçimlendirmek istedim. Diğer disk bölümlerimde önemli dosyalarım bulunuyordu. Örneğin /dev/sda2 de bütün dosyalarım (müziklerim, videolarım, belgelerim...) bulunuyordu. Oraya hiç dokunmamalıydım. Ayrıca /dev/sda6 da Ubuntu 10.04üm bulunuyordu. Sadece sda1 kısmını biçimlendirdim. Fakat bir türlü biçimlendirdiğim disk bölümünü disk tablosuna yazamadım. Sonra yazmayı başardım. Fakat bir türlü diğer aşamaya geçemedim. Anlaşılan bir hata yapıyordum ama yaptığım hatanın ne olduğunu anlayamadım bir türlü. Uzuuun bir süre uğraştıktan sonra Arch kuramayacağımı kabul etmek zorunda kaldım. Sandığım kadar iyi değilmişim Linux konusunda demek ki dedim. Arch kurma sevdasını bir başka bahara bırakarak kurulum betiğinden çıktım.

Tabi artık /dev/sda1 bölümüm bulunmadığı için grubum da çalışmayacaktı. Ubuntu' yu çalışan cd olarak kullanarak yeniden grub kurabilirim diye düşündüm. Ama Ubuntu cdmi bulamadım. Sonra onu yeğenimde bıraktığım aklıma geldi. :) Bende en azından Ubuntu' yu tekrar açabilmek için yeni bir sistem kurayım ne de olsa yeni kurulan sistem grub kurulumu yapacak ve Ubuntuyu gruba ekleyecek dedim. Elimde Backtrack 4 cdsi vardı. Zaten Backtrack 'i de hep merak ederdim. Onu kurdum. Ama o da ne grub açılış ekranında Ubuntu var ama açılmıyor, hata veriyordu. Elle grub dosyasını tekrar düzenledim, sonra tekrar düzenledim, bir daha düzenledim.... Ama ne yaparsam yapayım bir türlü grub ekranında Ubuntu' m görünmüyordu. Anlam veremedim. En iyisi Pardus kurayım tekrar o Ubuntu' yu her zaman grub da listelemeyi başarıyor diye düşündüm. Pardus kurdum. Ama yine olmadı grub ekranımda yine Ubuntu görünmüyordu.

Sonra aklıma Gparted ile disk bölümlerini incelemenin, sorunun ne olduğunu anlamak için iyi bir yöntem olacağı geldi. Pardus' a Gparted kurdum ve Gparted açıldığında karşıma çıkan disk tablosunu görünce bir an dona kaldım. :) Ekran aynen aşağıdaki gibiydi.


Arch kurmaya çalışırken meğerse Ubuntumun bulunduğu /dev/sda6 bölümünü /dev/sda3 adı altında uzatılmış bir bölüm oluşturup onun altına taşımışım. Yani Ubuntum artık birincil disk bölümünde değilmiş. O yüzden de kurduğum Backtrack ve Pardus onu grub ekranına ekleyemiyormuş. :(

Şu anda tüm güncellemeleri yapılmış, sevdiğim ve sık kullandığım bir sürü yazılım yüklü, özelleştirmeleri yapılmış, temaları yüklenmiş, kusursuz çalışan Ubuntuma ulaşamıyorum. Bunun tek suçlusu da benim. Çünkü Arch kurmaya çalışırken, arka arkaya başarız olunca biraz paniklemiş ve dikkatsiz davranıp dokunmamam gereken disk bölümlerimi yanlışlıkla değiştirmişim. Şimdi gidip yeğenimin evinden Ubuntu 10.04 cdsini alıp tekrardan kurulum yapabilirim ama yaklaşıp 6 aydır kullandığım Ubuntunun tüm güncellemelerini tekrar yüklemek kotalı bir kullanıcı olarak benim için zor olacak. 10 Ekimde Ubuntu 10.10 çıkacak artık onu kuracağım bende. Bu arada da uzatılmış disk bölümü haline getirdiğim Ubuntu bölümümdeki dosyalarımın yedeğini almak için dün 6 adet boş dvd aldım. Bu gece şöyle güzel bir yedekleme yapacağım. :) Sonra da 10 Ekimde yeni Ubuntuya merhaba diyeceğim.

Tüm bu başıma gelenlere rağmen (ki dediğim gibi bunların tek sorumlusu benim) yine de Arch kurmayı istiyorum aslında. Belki şu yedeklerimi aldıktan sonra tekrar bir kurulum macerasına girişebilirim. :D Ne demişler yenilen pehlivan güreşe doymazmış.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Usb Lamba

Uzun zamandır yapmayı düşündüğüm ama bir türlü elim değip de yapamadığım bir şeydi bu "usb lamba". En sonunda geçen gün biraz da can sıkıntısının yardımıyla aldım elime falçatayı, tornavidayı giriştim işe.

Ben genelde geceleri, evde herkes uyurken bilgisayar başında olurum. Her ne kadar herkesten uzak, minik odamda olsam da, odamdan süzülen ışık diğer odada uyuyanları rahatsız ediyor. Sadece ekranın ışığında el yordamıyla bir yerlere uzanıp, etraftaki nesneleri seçmeye çalışıyorum. Masaüstünde bir adet lambam var aslında ama onu açmam bile diğer insanları rahatsız etmeye yetiyor nedense. Daha önceleri "bi milyoncu" diye anılan bir dükkandan pille çalışan minik bir masa lambası almıştım. (bu tip abik gubik şeylere para harcamayı pek severim ben) Ama onu kullanmaya kalktığımda da pilleri benim uzun süreli çalıştırmalarıma dayanamayıp iflas ediyordu. Birkaç ay önce bir sitede nasıl usb lamba yapılacağına dair bir yazı okumuştum. Hep denemeyi düşünüyordum sonunda denedim ve mutlu sona ulaştım. :)

Şimdi yeterince boş zamanı olanlar ve canı sıkılanlar ile usb lamba yapımına başlayabiliriz. Öncelikle ben zaten var olan minik pilli lambamı usb den çalışacak hale getirdim. Yani tembelliğe kaçtım. Elinde böyle bir lambası olanlar deneyebilirler. Ancak olmayanlar bu adresi ziyaret ederek gerekli malzemeleri ve lambanın adım adım nasıl yapılabileceğini öğrenebilirler. Verdiğim adreste daha birçok ilginç proje mevcut. Böyle şeylere meraklı olanların hoşuna gidecektir diye düşünüyorum.

Benim pilli den usb'li ye çevirdiğim devşirme lambam:



Bu da mesai yaparken:

16 Eylül 2010 Perşembe

Tekrar Merhaba

Merhaba. En son böbrek rahatsızlığımdan bahsetmiştim. Kimi blog yazarı ve okuru arkadaşlar da bazı önerilerde bulunmuş, geçmiş olsun dileklerini paylaşmışlardı yorumlarıyla. Hepsine teşekkür ediyorum. Şimdilik iyiyim, en son 3-4 gün önce tekrar bi yokladı böbrek ağrım ama acilde iğneyi yeyince hizaya geldi. :)

Son günlerde bu sayfada sizlerle paylaşmak istediğim birçok şey aklıma geldi ama bir türlü yazmak içimden gelmedi. Tembel bir blog yazarıyım ben, zaten izleyici oranlarımdan da belli değil mi? :)

Ama üzerimdeki şu tembelliği atmanın en iyi yolunun bir yerlerden yazmaya başlamak olduğunu düşündüm. Biliyorsunuz genel olarak Linux konulu yazılar yazıyordum. Son zamanlarda Linux konusunda pek ahkam kesmesem de, yine de aklımda yazılması gerektiğini düşündüğüm bazı konular var. Zaman zaman onları dile getirmeye çalışacağım. Linux konusunda oldukça bilgili blog yazarı arkadaşlar var biliyorum. Ben onlar kadar teknik bilgi birikimi olan, tecrübeli biri değilim bunun farkındayım. Ama yine de meraklı, kullandığı sistemi kurcalamaktan korkmayan, orta düzey Linux bilgisine sahip bir kullanıcı olarak elimden geldiğince yararlı olduğunu düşündüğüm paylaşımlar yapmaya çalışıyorum. Tabi burada "orta düzey" derken genel anlamda Linux dağıtımlarının hepsinden az çok  anlayan birisi gelmesin aklınıza lütfen. Ben o kadar iddialı biri değilim. Henüz Slackware kullanmamış biriyim ben üzerime gelmeyin canım... :)

Kısacası tekrar buralardayım. Rahatsızlıklar, tembellikler derken blogcunun dönüp dolaşacağı yer blogudur deyip yine kendimi buraya attım. Herkese tekrar merhabalar diyorum. 

29 Ağustos 2010 Pazar

Böbreğime Kum Doldu Atmaya Kürek Gerek!

    Merhabalar... Birkaç gündür (aslında tam 6 gündür) böbrek rahatsızlığı yaşıyorum. Doktorun söylediğine göre kum döküyormuşum. Rahatsızlığın başladığı günden beri neler çektiğimi bu rahatsızlığı yaşamış olanlar iyi bilir. Dayanılmaz ağrılar, sancılar içinde kıvranıyorum günlerdir. Arada biraz iyi oluyorum, sancılar kesiliyor birkaç saat rahat veriyor şimdiki gibi, ama genel olarak hala düzelebilmiş değilim. Hem de sınav günüm yaklaşıyor olmasına rağmen.
   Zaten tek düşündüğüm sınav gününe kadar düzelmek. Final sınavlarına yine bir rahatsızlık yüzünden gidememiştim, bu sınavlara da gidemezsem 4 dersten sınıf tekrarı yapacağım 3. sınıfta ve bu benim içim hiç iyi olmayacak. Nasıl başarıyorum bilmiyorum ama sınavlar yaklaşınca ciddi sağlık sorunları yaşamaya başlıyorum. Bütün bir sene dana gibi sağlıklı olan ben, sınavlar gelip çatınca kendimi hastanenin acil servisinde buluyorum. Sakın psikolojiktir demeyin, kim duysa bunu diyor ama aslında psikolojik falan değil. Psikolojik bir durum olsa her sınavda böyle olurdu. 24 yaşında biri olarak şimdiye kadar sayısız sınava girdim bir çoğumuz gibi ve sadece 3-4 kez başıma geldi bu durum. Bu 3-4 kez de ne hikmetse hep AÖF sınavlarına denk geldi. Ben bir an önce bitireyim diye uğraşıyorum ya ondan oluyor sanırım. :) Neyse son günlerdeki durumum bu. Bir an önce iyileşeyim diye günde 4 litre civarında su içiyorum. Eş dost "şu otu kaynatsın annen iç iyi gelir" diyor, onu içiyorum. Gerçi eşin dostun tavsiye ettiği kaynatılmış otlar arasından hiçbirini içmedim şimdiye kadar. Benim midem kaldırmıyor öyle şeyleri. Bir tek limon ve zeytinyağı karışımını tavsiye etmişlerdi onu içiyorum sabahları aç karnına o kadar.
   Benim son günlerde yaşadıklarım bunlar. Aranızda böbrek rahatsızlığı yaşayan bu garibana tavsiyede bulunacak olanlar varsa buyursunlar. :) 

12 Ağustos 2010 Perşembe

Eskici

Bir torba hayal kırıklığım var
Ya da ciğeri beş para etmeyen
Eski dostlarım...
Yakamdan düşmeyen hatıralarım,
Yarım kalan mutluluklarım,
Bitmeyen sevdalarım,
Gerzekçe umutlarım,
Yalnız geçen günlerim,
Gecelerim, aylarım,
Gözyaşlarım, Tanrıya yakarışlarım...
Ha bir de sonu gelmeyen pişmanlıklarım var
Alır mısın?

22 Temmuz 2010 Perşembe

Birazda Kişisel...

    Merhabalar. Genellikle Gnu/Linux konulu yazılar yazdığım bu blogda biraz da kişisel mevzulara yer vereyim istedim. Çevremde konuşacak, derdimi anlatacak, anlatsam da beni anlayabilecek insanlar bulamadığım için burada içimi döküp rahatlamak istiyorum. Senin içini dökmen beni zerre ilgilendirmez diye düşünenleri şimdiden uyarayım istedim. Bu bir serzeniş yazısı olacaktır.

    İlk serzenişim başka bir işte çalışacakken son anda aklımı  çelip iş başvurusu yaptığım, işe alındıktan sonra 1 hafta çalıştırıp daha sonra da “sizin departmanda çok adam var bir kısmınızı çıkartıyoruz” diyerek beni işten çıkartan malum firmaya. Umarım batarsınız!

    İkinci sezenişim iki gündür beni rahat bırakmayan mide rahatsızlığıma. Ulan bi rahat ver be kardeşim yazın ortasında bu sıcakta hiç çekilmiyorsun söyleyeyim.

    Üçüncü sezenişim hem kendime hem de tüm insanlara. Yani beni tanıyan, gören, bilen tüm insanlara. Ulan niye beni tanıdıktan takriben 10 dakika sonra benim sessiz sakin bir adam olduğumu düşünüyorsunuz. Hatta düşünmekle de kalmayıp bunu yüzüme söylüyorsunuz. Tamam ben de biliyorum dışarıda biraz sessizimdir, hatta suratsızımdır ama bu benim genel görünüşüm. Yani ben insanları mutlu etmek için her dakika şakalar yapıp pişmiş kelle gibi gülemem ki. Siz yapabiliyor musunuz da bana laf söylüyorsunuz arkadaşım. İnsanlığa çemkirmem bittiğine göre geleyim kendime. Ulan sen de azıcık sırıt be Dozi... Ne yapalım halk bunu istiyor.

    Dördüncü ve son serzenişim de anneme gelsin. Midem düzelsin diye ne bulduysan içiriyorsun, umarım bu işin sonu cırcıra bağlamaz. (Son anda yazının içine etmesem olmazdı zaten)

Ha birde unutmadan bir serzenişte Ubuntuya. Gerçi bu yazımda Linuxtan bahsetmeyecektim ama aklıma gelmişken söyleyeyim. Ben Ubuntu ya e17 kurmak istiyorum. Ama Svn den değil. Çünkü denedim ve itiraf etmeliyim ki beceremedim. Enlightenment (e17) ı paketleyecek kişinin şimdiden heryerinden öpüyorum. (Böylece dozilog da ilk kez bir yazının sonu erotizme bağlanmış oldu.)

28 Haziran 2010 Pazartesi

Düşünmeden...

Hiç gözlerini kapatıp
Karanlığın koynuna attın mı kendini
Düşünmeden?
Ve sonra pişmanlık duydun mu içinden
Tüm yaşadıkların için?

Derbeder olup düştün mü yollara?
Amaçsızca dolaştın mı kırda, bayırda?
Sesini dinledin mi bir arının ya da sineğin?
Ya kendine baktın mı karanlık bir aynada?
Gözlerin izlerken dünyayı
Yüreğin neredeydi çocuk?
Kendine anlattıklarını dinledin mi hiç?
Hak verdin mi peki kendine?
Adımlarını hiç kocaman attın mı
Sıyrılmak için geceden?
Yüreğini koydun mu ortaya
Acır diye korkmadan?

Yaşadın mı çekincesiz bu hayatı,
Korkmadan, ürkmeden, saklanmadan?
Ne zaman cesur oldun ki sen
Aşık oluyorsun şimdi!
Sen gözlerini kapat,
Karanlığın koynuna at kendini
Düşünmeden...

27 Haziran 2010 Pazar

Ölmedim!Tema Değiştirdim. Yazı Çızıktırıp Kaçtım!

Siyah rengi severim. Uzun zamandır bloga birşeyler karalamıyordum en azından temayı değiştireyim dedim. Fena olmadı gibi. Ama farkındayım banner hiç güzel durmuyor. Daha aklı selim bir zamanımda onu da elden geçirmeyi düşünüyorum.

Uzun zamandır bloga birşeyler yazmıyorum dediğim gibi. Çünkü yazacak birşey bulamıyorum. Eskisi gibi Linux kurcalamalarımda pek yok artık. Gerçi Mert'in internet bağlantısı düzelse o zaman onun kotasız internetinin etinden sütünden yararlanacağım, Pardus, Crunchbag, hatta belki de Slackware ve Debian indireceğim onun bilgisayardan ama onunda internet düzelmedi gitti. Bir süredir aşırı yavaş çalışıyor interneti. Düzelirse o zaman yine Linux kurcalamalarıma döneceğim. Kendim indiremiyorum çünkü hem kotalı kullanıcıyım, hem de zaten kotamı aştım. :)

Biraz özel hayatıma girecek olursam, sınav sonuçlarımın açıklandığını öğrendim bugün. Zaten final sınavlarının cumartesi günü yapılanına girememiştim. Bu yüzden o derslerden direk kalmışım. Tabi Finansaldan kalmayı da unutmamışım. Neyse bütlere daha var çalışır hallederiz diyorum ama yakında işe başlayacağım, ayrıca KPSS ye gireceğim için ona da çalışmam gerekiyor. Anlayacağınız bu yaz benim için oldukça yoğun ve sıkıcı geçecek gibi.

Tüm bu yoğun günler gelmeden önce biraz kafayı dinlemek, uzak diyarlara gidip gezmek, tozmak, yüzmek, içmek istiyorum. Ama meteliğe kurşun attığım için (umarım doğru yazmışımdır bu deyimi) bunları yapmak şu an için hayal. İzmir de yaşayan biri olarak 3 senedir ayağım suya değmedi lan sevgili okur!

Neyse konuyu toparlayalım. Blogumun temasını değiştirdim, henüz ölmediğimi göstermek için (sanki çok merak edenimiz var ya) bir de yazı çızıktırdım, o zaman bu yazının bitme zamanı geldi demektir... Haydi eyvallah...!

10 Haziran 2010 Perşembe

Dünyanın Gece Alemi



Orjinal Resim için: tıkırdatın.


Dünyanın uzaydan gece görünüşü. Özellikle Amerika, Avrupa ve Japonya ilk dikkat çekenler. Bu resim üzerine belki bir sürü yazı yazılabilir ama şimdi canım hiç yazı yazmak istemiyor. :)

6 Haziran 2010 Pazar

Hoş Bir GTK Teması

Linux dağıtımlarının en sevdiğim özelliği istediğiniz gibi kişiselleştirebiliyor olmanız. Gnome-look.org sitesinde bulduğum ve şu anda kullanmakta olduğum bir tema setini sizlerle de paylaşmak istedim.Tema setinin adı malys olarak geçiyor, buradaki bağlantıyı kullanarak temaya ulaşabilirsiniz. Tema dosyasının içinde Gtk tema seti ve ikon seti ile birlikte birkaç hoş masaüstü resmi de bulunmakta.

Ayrıca aynı temanın değişik sürümlerine de bu bağlantıyı kullanarak ulaşabilirsiniz.

Bu da benim ekran görüntüm:

21 Mayıs 2010 Cuma

Pardus 2009.2 Geliyor!



Pardus 2009 sürüm yöneticisi Onur Küçük, geliştirici listesine 12 Mayıs tarihinde attığı e posta ile 2009'un ikinci güncelleme sürümü 2009.2 nin sürüm takvimini duyurmuş. (kaynak için tıkla)

Yapılan açıklamaya göre Pardus 2009.2 için sürüm takvimi şu şekilde:


 Pardus 2009.2 Beta     21 Mayıs 2010
Pardus 2009.2 RC       28 Mayıs 2010
Pardus 2009.2             4 Haziran 2010

Bu duyuruyu görmeden önce ben de sistemimdeki Crunchbang'i silip yerine tekrar Pardus 2009.1 i kurmayı düşünüyordum. Böylece yine eskisi gibi Ubuntu+Pardus ikilisine kavuşmuş olacaktım. Ama biraz sabredersem yeni sürüm Pardus'u kurmak daha mantıklı olacaktır. Böylece bilgisayarımda yaptığım bir ton değişiklikten sonra (o sistemi kur bunu kaldır...) tekrar Pardusuma kavuşabilir ve finallerden sonra pisi paketi yapımını öğrenmeye çalışmaya :) devam edebilirim.

--------
Resmin kaynağı

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Taze Ubuntu 10.04 LTS


Taze taze bir Ubuntu ekran görüntüsü... Yakın zamanda elimden geldiğince bir tanıtım yazısı yazmayı düşünüyorum yeni Ubuntumuz hakkında. Ama şu anda çok uykusuzum. :)

18 Nisan 2010 Pazar

GsAmsn Kabuğu

Dün canım çok sıkılmıştı. Yapacak bir şey bulamayınca, birden aklıma severek kullandığım Amsn yazılımı için kabuk yapmak geldi. Daha önce hiç böyle birşey denememiştim. Zaten tasarım işinden de fazla anlamam. Ama daha önce yapılmış kabuk örneklerinden yola çıkarak, onların üzerinde çeşitli oynamalar yaparak yeni bir kabuk yapabileceğimi düşündüm.

Sonuç olarak aşağıdaki resimde gördüğünüz görüntüyü elde ettim. Aranızda GNU/Linux kullanıcısı ve tabi aynı zamanda Galatasaray taraftarı olanlar varsa buyursunlar kullansınlar.



GsAmsn kabuğunu indirmek için tıklayınız.

Kurmak için:  Sıkıştırılmış dosyayı dizine çıkardıktan sonra, root haklarıyla /usr/share/amsn/skins dizinine taşıyın. Daha sonra Amsn yi açıp Hesap -> Kabuk seç yolunu izleyerek "gs" kabuğunu seçin ve "tamam" diyerek onaylayın.

Not: Temanın tüm özellikleriyle doğru görüntülenebilmesi için yukarıdaki işlemleri yaptıktan sonra amsn yi yeniden başlatın.


Hataları ve görüşleri bildirirseniz sevinirim. :)

9 Nisan 2010 Cuma

Xmonad Deneyimim



Xmonad Haskell dili ile yazılmış hafif bir X11 pencere yöneticisidir. En büyük özelliği ise pencere yönetiminde sergilediği "ekranı israf etmeme" felsefesidir. :) Ekranı en etkin şekilde kullanmak için pencereleri boşluk ve çakışma olmaksızın otomatik olarak ekrana döşer.



Kurulum:

Xmonad' ı sisteminizi kurmak için kullandığınız dağıtımın paket yöneticisini kullanabilirsiniz. Eğer kullandığınız dağıtımın paket yöneticisinde xmonad'ı bulamazsanız derleme yoluyla kurulum yapmak durumundasınız demektir ki şahsen ben daha önce denemiş fakat başarılı olamamıştım. :) Ben yaparım diyorsanız bu bağlantıya tıklayıp indirebilirsiniz. Ben Xmonad'ı CrunchBang'in depolarında buldum ve kurdum.

 Kullanım:

Xmonad kullanımı klavye kısayollarına odaklıdır. Kullandığınız dağıtımda açılış seçeneklerinden (giriş ekranında) Xmonad'ı seçtiğinizde, muhtemelen karşınıza siyah ve bomboş bir ekran gelecektir. Xmonad'ı kullanmak için karşınızdaki siyah ve boş ekrana ALT+Shift+Enter tuş bileşimini kullanarak yeni bir konsol penceresi yaratın. Daha fazla pencereye ihtiyacınız varsa aynı tuş bileşimini istediğiniz kadar arka arkaya kullanabilirsiniz. Verdiğiniz her yeni pencere açma komutu sonrası Xmonad'ın pencereleri yan yana,alt alta.. bütün ekranı kullanacak şekilde dizeceğini göreceksiniz.

 
Alt+K ve Alt+m tuşları ile pencereler arasında geçiş yapabilirsiniz. Bir pencereyi kapatmak için Alt+Shift+C tuş bileşimini kullanabilirsiniz. Alt+P tuşları ile menüyü açabilirsiniz. Masaüstleri arasında gezinebilmek için alt+1,alt+2... gibi tuş bileşimlerini kullanabilirsiniz.
Xmonad'ı KDE, Gnome gibi masaüstü yöneticileri ile birlikte de kullanabilirsiniz. Kde+xmonad şeklinde arama yaparsanız hakkında bilgi bulabilirisiniz. 


Xmonad Bileşenleri:

Xmobar:  Xmonad için kullanabileceğiniz hafif bir bar uygulamasıdır.

Conky: Linux kullanıcılarının bir çoğunun yakından tanıyacağı sistem monitörü yazılımıdır. (1)

Bir kaç saat süren kurcalamalarım sonucu Xmonad ile ilgili edindiğim tecrübe şimdilik bu kadar. Daha ayrıntılı bilgilere ulaşmak için aşağıda vereceğim bağlantıları kullanabilirsiniz.

Xmonad ile ilgili kurcalamalarım devam ettikçe tecrübelerim artacaktır. O gün geldiğinde daha ayrıntılı bir tanıtım yazısı yazmak dileğiyle.


Yararlı kaynaklar:

Archlinux Wiki
Ubuntu-tr ilgili konu başlığı
Xmonad resmi sitesi
Ekşi Sözlük
 Xmonad Ekran Görüntüleri
Haskell Wiki

Tema Değişikliği

Ufak bir tema değişikliği yaptım. Yazılarım eski temada dar bir alanda kalıyordu. Şimdi daha ferah ferah bir görünüm oldu gibi. Bilmem siz beğendiniz mi? :)

7 Nisan 2010 Çarşamba

CrunchBang Linux ve Değişen Bilgisayar Kullanımı Alışkanlıklarım


Bugün bu sayfada sizlere GNU/Linux dünyasındaki yeni gözdem olan CranchBang Linux'dan bahsetmek istiyorum. CrunchBang Linux, Ubuntu tabanlı, sadeliği, hızı ve kullanışlılığı kendine amaç edinmiş bir dağıtım. Ben kendisini yaklaşık 1 ay kadar önce keşfettim.

GNU/Linux dünyasına ilk adımımı attığımda her yeni kullanıcı gibi beni cezbeden şey sistemin görsel açıdan güzel olmasıydı. Compiz ( ki 2007 de adısı Beryl idi) kullanmadan bilgisayarın tadını çıkaramıyordum. Her tarafta sallanan, uçuşan, kaçışan pencereler, saydamlıklar, paneller, eklentiler, masaüstü küpü, pencere büyütme-küçültme efektleri... Sonra biraz daha sade ve hızlı birşeyler aradım. Onu da Gnome'da buldum. O da yeterince hızlı ve sade gelmeyince Xfce kullanmaya başladım. Hatta bir aralar işi azıtıp bulduğum bütün masaüstü yöneticilerini ve pencere yöneticilerini kullandığım dağıtıma (ki bu genellikle Ubuntu oluyordu) kurmaya ve kullanmaya başladım. KDE, Gnome, Xfce, Openbox, Blackbox, E17, icewm... gibi masaüstü ve pencere yöneticileri denedikten sonra benim aslında sadelikten ve hızdan hoşlanan biri olduğumu fark etmeye başladım. Ya da zamanla bilgisayar kullanımında yaşadığım bir tür evrimdi bu. Artık bilgisayardaki günlük işlerimi en pratik yoldan nasıl yapabilirim diye düşünmeye başladım. Eskiden beri klavye kısayollarını kullanmayı seven biriydim. Genellikle bilgisayar başında keyifli birşeyler yapıyorsam (müzik dinlemek, video izlemek, yazı yazmak..) sandalyemi bilgisayarımdan uzaklaştırıp, klavyeyi çekebildiğim kadar kendime çekip fareyle hiç muhatap olmamaya çalışıyordum.


Neyse konuy çok uzattım sanırım. Özetle tüm bu süreç beni daha sade ve hızlı dağıtımları denemeye sevk etti. CrunchBang'i keşfedip hakkında güzel yorumlar okuduktan sonra kendisini kurmaya karar verdim. Kotalı kullanıcı olduğum ve kotamı zaten yeterince aştığımdan dolayı kotasız kullanıcı olan bir kurban aramaya başladım ve çok geçmeden bizim  Mert'ten CrunchBang'i indirmesini rica ettim. O da kırmadı sağolsun. Kalıp dosyasını boş bir cd ye yazdıktan sonra karşımda CrunchBang'i buldum. Çalışan cd de dahi gayet hızlı çalışıyor gibiydi benim yaptığım testlerde. Çalışan cd de böyleyse kursam daha da hızlı olur bu deyip daha önceden bölümlendirdiğim diskime kurulumu yaptım. Artık Pardus 2009.1 e yeni bir komşu gelmişti. :)

Kurulumdan sonra sistem benim bilgisayarım için çok hızlı sayılabilecek bir serilikte açıldı. Hemen keşfe çıktım. İlk gözüme çarpan Türkçe desteğinin tam yerinde olmamasıydı. Ama o sorunları zamanla hallettim. Şu anda büyük oranda Türkçe olarak kullanabiliyorum. Öntanımlı olarak Openbox 3 pencere yöneticisi ile birlikte geliyordu. Daha önce Openbox'ı kullanmışlığım vardı ama ilk kez öntanımlı olarak kullanıyordum. İlk zamanlar biraz ters ve zor gelse de zamanla alışmaya ve alıştıkça sevmeye başladım. Masaüstüne bir sağ tıkla bütün menü karşıma çıkıyordu. Aynı menüyü Süper+ Space (boşluk) tuşlarını kullanarak da çıkarabiliyordum.




Conky öntanımlı olarak kurulu gelmekteydi. Ayrıca Conky yi özelleştirebilmek için CrunchBang forumundaki bu bağlantıdan pek çok örnek ayar dosyasına ulaşmak mümkündü.






Tint2 isminde gayet sade ama işini fazlasıyla yapan sadece birbirden çizgilerle ayrılmış 4 parçalı bir paneli vardı. Ayrıca Tint2 için de CrunchBang forumunda paylaşılan birçok ayar dosyasına ulaşmak mümkün.



Tüm bu kullanışı ve sade arayüz beni kendisine hayran bıraktı diyebilirim. Bilgisayarım şimdiye kadar hiç çalışamadığı kadar hızlı çalışıyor. Tabi arada yine Pardus ile birlikte görsel efektleri kullanmaktan da kendimi alamıyorum ama CrunchBang'in bana sağlamış olduğu bu sade ve hızlı arayüz beni çok mutlu etti.

Sanırım bundan sonra CrunchBang Linux ve benzeri hafif dağıtımlar bilgisayarımı daha uzun süre ziyaret edecek ve hatta devamlı kullandığım dağıtımlar arasında yerlerini alacaklar.

Unutmadan birkaç bağlantıyı da paylaşmak isterim:

CrunchBang Resmi Sayfası
CrunchBang Forum  (İngilizce)
CrunchBang Wiki
İndirme Sayfaları
CrunchBang Linux Statler 10 Alpha 1sürümünün indirme adresi


Not: Merak edenler için kullandığım conky ve tint2 ayar dosyalarını da paylaşmak isterim.

Tint2 dosyam:
http://docs.google.com/View?id=dcgh6jzw_50fzjnzncj
Conkyrc dosyam:
http://docs.google.com/View?id=dcgh6jzw_49fjqgkdf9

3 Nisan 2010 Cumartesi

Benden Selam Olsun Dozilog Beyine!

Bugün ve yarın açıköğretim sınavları var kendisinin. Ben de dükkanı boş bırakmıyayım dedim. Gerçi aylak bakkal misali tabakları tartmaktan başka bir şey yaptığım yok ama. Evet ben de hiç bir bakkalda tabak satıldığını görmedim.

Benden selam olsun dozilog beyine!

29 Mart 2010 Pazartesi

Yaygara

Derslerimin yoğunlaşmasından ötürü buraları boşladım biraz. Sınav telaşı bitince yine buralarda olacağım. O zamana kadar yine bir şiirle herkesi selamlarım. :) 
 -------------------------------

Ben sevdim mi
Sessiz sakin severim
Bağırmam dağlara taşlara
Delmem dağları Ferhat gibi
Düşmem çöllere
Kerem misali
Yaygaraya gerek yok!

15 Mart 2010 Pazartesi

Tadilat

Sen gittin ya
Yüreğim tadilatta
Kimseleri almıyorum içeriye
Sağda solda kırık dökük sevgiler
Sevgilerin yanında yerde duran bir onur
Biraz şaşkınlık
Biraz da nefret var
Hepsi bu senden kalan geriye.

                             - Dozi -

13 Mart 2010 Cumartesi

Dozilog Seneyi Devriyesi ve Özeleştirisi


Bir sene olmuş bu blogu açalı. İlk yazımı 4 Mart 2009 tarihinde yayımlamışım. Şimdiye kadar 91 yazı yazmış, toplamda 75 yorum almışım. Tabi bu sayılar bu blogda yazar olan herkesin toplam sayısı. Kendi yazılarım dışındaki ilk yazıyı Mert 6 Eylül 2009 günü yazmış. Yani istatistiklere bakacak olursak aslında pek becerememişim şimdiye kadar bu blog işini. Ama yine de vazgeçmemişim yazmaktan ve vazgeçeceğimi de sanmıyorum uzun bir süre daha.

11 Mart tarihinde buradaki yazıda Mert ayrı bir blog açtığını duyurmuştu. Arada burada da yazılarını okuyabileceksiniz ama artık ağırlıklı olarak yeni blogunda yazacaktır. Diğer yazarımız Merve artık yazmıyor zaten. Yine de yazarlığını kaldırmayacağım, belki bir gün yazar.

Aslında alışmıştım çok yazarlı bir blog olmaya. Kendim yazamadığım zamanlarda boş kalan blogun imdadına Mert'in yazdığı bir yazı koşuveriyordu. :) Ben de nede olsa yazan var gibisinden yan gelip yatıyordum. Tembelliğe alıştırdılar yani beni. :) Ama artık blogda aktif olarak yazı yazan tek adam kaldım diyebilirim. Bu yüzden de "yazmak zorundayım" hissini tekrar yaşamaya başlayacağım.

Tabi bu "yazmak zorundayım" hissinin kötü tarafları bulunmakta. İnsan içinden yazmak gelmeyince yazamıyor. Ama yazmak isteği uzun süre içinden gelmeyince, "yahu blog boş kaldı, okuyan yok ama yine de boş kalması da hoş değil, dur bakalım bir şeyler karalayalım" noktasına getiriyor ki, bu bazen tehlikeli. İsteksiz yazılan yazılar tatsız tuzsuz oluyor. İnsan kendi yazdığı yazıyı beğenmeyince diğer insanların beğenmesini beklemek komik oluyor elbette.

Yine de okunmayan bir blog yazarı olarak inatla yazı yazmaya, düşüncelerimi, bildiklerimi, yaşadıklarımı paylaşmaya devam edeceğim. Blogumun tepesindeki banner da gördüğünüz üzere internet, Gnu/Linux, Teknoloji, Edebiyat, Tarih, Kişisel, Güncel kategorilerinde yazılarla yoluma devam ediyorum. Beni takip eden, etmeyi düşünen ve takip ettiğim bütün blogculara teşekkürler...

12 Mart 2010 Cuma

Şahlanan Ekonomi Aşkına!



Bugün biladerin bankada işi vardı. Akşamdan "abi beraber gideriz" dediydi, ben de "tamam" demiştim. Sabah gitmeyi planladığımız bankaya, uykuya düşkünlüğümüz nedeniyle öğleden sonra gittik. Perşembe günü buranın halk pazarı kurulur. Bu çevrenin en büyük pazarıdır. Çevre köylerden, ilçelerden birçok gelen olur buraya. Tabi bu insanlar gelmişken bankadaki işlerini de görmek isterler. Yani Perşembe günü bankaya gitmek için uygun bir gün değildir aslında bizim gibi sıra beklemekten nefret eden bünyeler için.

Neyse gittik bankaya baktık oldukça kalabalık. Numaratörden numaramızı aldık; 332! Seksen kadar kişi var önümüzde. Ben bari dışarıya çıkalım orada bekleyelim hem sigara içerim ben dedim. Çıktık dışarı bankanın duvarına yaslandık. Sigaramı yaktım derin bir nefes aldım ve tam karşımda duran bir adamın bana baktığını gördüm.

Gayri ihtiyari ben de ona baktım. Aradan çok geçmedi, "Şşştt bi sigara da bana versene" dedi. Normalde bana bu şekilde seslenen birine "bu son sigaramdı başka yok" derdim ama nedense bu sefer kısa süreli bir tereddüttün ardından cebimden paketi çıkarıp bir sigara da yaşça benden büyük olan "abi" ye uzattım.

Paketin içinden yavaşça sigarayı çekti ve yaktı. Bu sigara alış verişinden bir hukukumuz olduğu için yanıma yanaştı ve konuşmaya başladık. Son zamanların en fit konularından biri olan "Sigaralar da ne zamlandı be kardeşim" temalı konuyu başlattı. Hem benden sigara otlanıp, hem de böyle bir konuyu açması acaba çaktırmadan bana "enayi" mi demek istiyor diye düşündürttü açıkçası. Ama pek bozuntuya vermeyerek, " Evet abi, öyle, hıhı" gibisinden bir şeyler geveledim ağzımda.

Sonra bu hayat pahalılığında, ekmek parasını zor bulan insanların buna nasıl para bulacaklarını söyledi. Kendisinin de aylardır işsiz olduğunu anlattı. "Meslek ne abi senin?" diye sordum. "Ben karpuz, kavun gibi şeyler satıyorum, esnafım yani" dedi. "Ama artık satamıyorum mevsimi değil, mevsimi olan şeyleri de alamıyorum imkanım yok" gibisinden birşeyler anlattı. "Seyyar mısın abi sen?" diye sordum, "evet" diye cevapladı. Sonra çiftçinin de, küçük esnafında bitmiş olduğundan falan bahsettik.

"Ben aylardır 200-250 lira ile geçinmeye çalışıyorum, insanlar 700-800 lira maaşla geçinemediklerini söylüyorlar şükredeceklerine" dedi. "Abi bu hayat pahalılığında ne 250TL ne de 800TL kimseyi geçindirmez, açlık sınırı 900 lira zaten" dedim. "Sende haklısın, herkes bitik" dedi. Sonra okuyan çocuklarından bahsetti biraz.

O arada bilader bankaya girip sıranın kaç olduğun kontrol etti. Daha sonra da abinin çocukları babalarının yanına gelip sıranın geldiğini söylediler. Karşılıklı iyi günler diledik ve abi de bankaya girdi. Ondan beş dakika sonra da biz girdik ve işlemlerimizi halledip çıktık...  

Eminim birçoğumuzun başına bu ve buna benzer durumlar geliyordur. En olmadı yolda yürürken iki insanın aralarında böyle konuları konuştuğunu duyuyorsunuzdur. Hatta sizin de başınızda geçim sıkıntısı vardır.

Ama bunları kafaya takmanın ne gereği var ki? Amaan boş verin! Akşam eve gittiğinizde tam da yemek saatinde bütün televizyon kanallarında, başrollerini bakanlar kurulu, başbakan ve milletvekillerinin paylaştığı çok güzel bir dizi var. İyisi mi onu izleyin de memleketin nasıl şahlandığını birincil kaynaklardan öğrenelim hep beraber...

4 Bin Yıllık Beyin!



Az önce haberlere göz atarken, dumur olmama neden olan bir habere denk geldim. HaberTürk sitesindeki habere göre Kütahya Seyitömer höyüğündeki kazılarda, günümüze kadar bozulmadan kalmayı başarmış insan beyni bulmuşlar. Daha önce de aynı bölgede 4 bin yıllık tohum bulunmuş ve bu tohum çimlendirilmişti. 4 bin yıllık insan beyinlerinin günümüze kadar bozulmadan gelmesini sağlayan şeyin bölgedeki bor madenleri olduğu saptanmış. Beyin kalıntılarında DNA ve sıvı örneklerine rastlanmış.

Bakalım bu kalıntılardan ne gibi bilgiler elde edilecek?

11 Mart 2010 Perşembe

Şey Bey

Şey Bey isminde bir blog var. Ben açtım. Dozilogdaki yazarlığım devam edecek ama kişisel yazılarımı, ufak tefek hikayelerimi orada yayınlıyacağım. Orada birileri varsa, beni okuyan falan, buradan da okuyabilir artık.

9 Mart 2010 Salı

Ayıp Oluyor

Ayıp oluyor.

Mesela teyzeme ayıp ediyorum. Adalet teyzeme. Yıllar var gitmiyorum kadının evine. Ben köyü sevmediğimden gitmiyorum ama o onu sevmediğimden gitmediğimi sanmaya başladı artık. Teyzeoğluna da ayıp oluyor. Çocuğa sitem ettim geçenlerde bize gelmiyorsun ki sen ben neden size geleyim dedim. Geldi çocuk bizde kaldı. Ben hala gitmiyorum onlara. Amcaoğluna da ayıp ediyorum hatta belki amcama da. Geçenlerde amcamlara uğradım ısrarla geç içeriye bir otur dediler. Birden çok işim ve acelem olduğu yalanını kıvırdım, girmedim. Halbuki amcaoğlu bize geliyor kalıyor. Ben yıllardır gitmiyorum. En son geçen bayram gittim ve yine içeriye geçmedim. Ondan önceki bayramlarda da gitmedim. Ayıp oluyor mesela Okan Hoca'ya da ayıp oluyor. Sanki bana kitap verirse onun faydasına olacak. Benim faydama olacak ama gitmiyorum uzun zamandır. Hocam bunu okuyorsan bir açıklama yapmak istiyorum: O gün dişçide sandığımdan çok daha fazla bekledim. Yedide çıkabildim dişçiden o saatte de gelemeyeyim dedim. Peki sonra neden gelmedim. Orası benim eşekliğim :)

Dayıma da gitmem lazım. Adam her fırsatta "Mert ne yapıyor?" diye soruyormuş. Şu anda resmi olarak ailemizin en büyük üyesi, bir ara gidip görmem lazım aslında onu da. Özer Abime işim düşmese gitmeyeceğim neredeye :) Param bitince gidiyorum "abi varmı iki üç liran" diye.

Tam sefa pezevengiyim! Koca gün oturup çay içiyorum evde, müzik dinliyorum. Arada Çağdaş'la buluşuyorum PES oynuyoruz arada Özgün'le.

Bu arada, dün Özgün'le Barça-Madrid maçı yaptık 8-2 yenildim :) Tek tesellim hemen yanımızda oturan Çağdaş'ın da aynı skorla 8-2 ile fark yemesiydi. Yoksa dilinden düşürmezdi :)

Ayıp oluyor Ziraat Bankası'na da ayıp oluyor. İki aydır dilekçe vereceğim sözde. Her ay kredimi on lira kesintili alıyorum iki aydır dötümü kaldırıp bir dilekçe vermedim diye. Ayıp valla ziraate de ayıp.

Ulan babama da ayıp ediyorum ben! Sakarya'dayken telefonla falan konuşuyorduk adamla inan daha çok görüşüyorduk. Geldim evime bir gidip babamı görmüyorum.

Anneme de ayıp ediyorum. Hadi onu her zaman görüyorum tamam da sürekli para tırtıklıyorum kadından.

Farkettim de ne şerefsiz adammışım ben :D

Sonunda Biz de Teknolojiyi Yakaladık, Gibi gibi...

 Uzun zamandır eve uydu bağlatmayı istiyordum. Ama ülkemizin genel sorunu olan nakit sorunu benim de yakamı bırakmadığı için uydu alıcısı almak hayal oluyordu tabi. Aslında taksit usülü pek tabi alabilirdim ama kredi kartımın bulunmaması ve kendimin de borçla iş yapmaktan nefret etmem dolayısıyla pek yanaşmıyordum. Bir gün elimiz bolarınca alırız nasıl olsa acalesi yok diyordum.

Sonra bir gün annem panik içinde beni uyandırdı. Sabah sabah uykulu gözlerde annemin yüzünü seçmeye çalışırken söylediklerine kulak kabarttım. "Televizyon göstermiyor oğlum" diyordu. "Besleme ünitesini kontrol et kablo yerinden çıkmıştır" dedim başımdan savarcasına. Annem gitti, dediğimi denedi ve geri geldi. Sonuç: televizyonumuz sadece karınca gösterme konusunda ısrar etmekteydi.

İstemeyerek de olsa yerimden doğruldum, içimden televizyona sayıp söverek besleme ünitesini, kabloları, görüntü ayarlarını, kanalları kontrol ettim. Ama ne yaparsam yapayım televizyonda tek gördüğüm şey karıncalardı.

Sinirle evin üstüne anteni kontrol etmeye çıktım. Önce kabloları kontrol ettim, herhangi bir terslik yoktu. Anten döndü heralde dedim. Başladım anteni bir o yana bir bu yana çevirmeye. Her çevirişimde de artık kanıksanmış söz öbeğiyle anneme sesleniyordum; "tamam de!" Ama annem tamam demiyordu. Benim annem "tamam" demeyi bilmiyormuydu.! Bildiğim kadarıyla biliyordu. Özür dilerim konunun bir tarafına koduk sanırım. Neyse efendim o gün iki saat civarında antenle uğraştım. Tüm kabloları söküp oksitlenmiş yerlerini yeniledim. Belki lazım olur diye atmadığım eski antenimi denedim olmadı, tekrar diğer anteni denedim yemedi. En sonunda sinirlendim ve antenlerden birini tuttuğum gibi yere çarptım ve sinirimi alamayınca tekmeyi koydum. Garibim merdivenlerden aşağıya tıngır mıngır yuvarlandı gitti. Tabi bu kadar agresif bir tavır karşısında çok kırıldı.

 Antenin birini böylece ebediyete yollarken diğerinin de aslında çoktan öbür tarafa göçmüş olduğunu anladım. İşte bu hikayemizin sonunda da uydu alıcı almaya karar verdim. İlginçtir yarın geleceğiz demelerine rağmen aldığım günün akşamına doğru montaj elemanları kapımızı çaldı. Şu anda en küçük rüzgarda cızırdamayan, karıncalı, karartılı, gölgeli, zıplamalı, hoplamalı atraksiyonlara hiç girmeden efendi efendi istediğim kanalı gösteren bir televizyonumuz var evde. Mutluyum ne diyeyim. Keşke daha önce alsaymışım boşuna işkence çekmişim her rüzgarlı havada.



Evet biz de böylece evdeki ilk önemli devrim olan internet devriminden yıllar sonra uydu devrimini de gerçekleştirmiş bulunmaktayız. Yalnız şimdi bu uydunun kumandasını kullanmayı anneme nasıl öğreteceğim onu düşünüyorum kara kara. :) 

8 Mart 2010 Pazartesi

gogopavırrencırs!

Az önce bir video'ya denk geldim. Benim çocukluğumun en meşhur çocuk programlarından "Power Rangers"ın introsu. Zorladım kendimi sonuna kadar izledim. Tüylerim diken diken oldu ne kadar aptalca bir şeymiş :) Ve zamanında büyük bir zevkle ve hatta evdeki divanın üzerinde tepine zıplaya izlerdim ben o programı :) Power Rangers'taki karakterlerin ikisi kızdı hatırlıyorum. O kızlar yüzünden ben çok uzun bir süre sarı hiç bir şey giymedim üzerime. Pembe zaten olmazdı delikanlıyı bozardı henüz bir metre olan delikanlıyı acaip bozardı. Ben yeşil olan pavır rencır olurdum, dozi kırmızı olurdu (hep en iyisini kapar zaten büyük ya) oyun oynardık. Programı izleyebilmek başarısını göstermekle yetinmez program bitince de pavır rencırs temalı oyunlar oynardık. dozi uzun süre oynamadı tabi :) Beş yaş fark "ulan n'apıyorum ben" dedirtti muhtemelen ona. Ama o da zamanında "Kara Şimşek" için en az benim çıldırdığım kadar çıldırmıştır. Kızkardeşim "Teletabiler" için deli oluyordu. Şimdiki çocuklar da "Ben Ten" izliyor bu hep böyle gidecek.

Power Rangers İntro videosu

7 Mart 2010 Pazar

Eve Gitmek

Eve gitmek,yemek yemek, bir film açıp izlemek, kitap okumak, çay içmek, kendi yatağında o rahat yatağında on iki saat uyumak, annesini görmek, belki biraz ders çalışmak, müzik dinlemek, bir şeyler karalamak, pencereden bomboş sokakları izleyerek bir sigara içmek, biraz gitar çalmak, internette zaman öldürmek... Mert'in aklından bunlar geçiyordu. Görüldüğü üzere eve gitmek için yeterince haklı sebebi vardı. Ama abisinin ve teyzesinin de kal demeleri için çok haklı ve geçerli bir sebepleri vardı. Saat üç olmuştu. Hırlısı vardı hırsızı vardı. Bir haklı sebebpleri daha vardı. Teyze hstaydı. Midesi ağrıyordu. Çok feci ağrıyordu ve bu her halinden belliydi. Hastaneye götürülmesi gerekebilirdi. Ama düşüncesiz ve bencil kahramanımız Mert illa da tutturdu gideceğim diye. "Geçmiş olsun teyze hadi iyi geceler" dedi ve çıktı. Merdivenlerden indi, üzerinde gereksiz, yersiz bir neşe vardı. Daha on dakika önce abisine moralinin bozuk olduğunu söylüyordu ama şimdi, on dakika sonra, sessiz sessiz ıslık çalarak boş sokaklarda yürüyordu. Aptal köpek yine peşine takılmıştı. Bir bacağı kimbilir ne şekilde kopmuş, ufak tefek, siyah renkli bu zavallı yaratık teyzesinin evinin hemen altında kuytu bir yer bulmuştu kendisine göre. Orada yaşıyordu. Bir kaç kez bu köpeğe bir isim bulmaya yeltenmişlerdi Mert ve abisi Özer. Uygun birşey bulamamışlardı. Ben ondan "Aptal Köpek" diye bahsedeceğim.

Bu köpek aptal. Ne zaman o merdivenlerden birisi inse, yürümeye başlasa peşine takılıyor yürüyen kişinin. Herhalde o zaman hatırlıyor aç olduğunu. Yürüyen kişinin peşinden koşturup bulduğu her çöplükte yiyecek bir şeyler arıyor. Eğer o yürüyen kişi ilçenin dieğr ucuna kadar yürüse bu Aptal Köpek de takip eder onu. Belki de aptal değil. Belki de kurnaz bir dilenci. "Görüyorsun ya, ben de açım" diyor sürekli. "Hani yiyecek bir şeyler versen hayır demem" diyor.

Mert ona şimdiye kadar hiç yiyecek vermedi. Bu sefer de vermedi. Üzerinde gereksiz neşesi, sırıtan bir yüzle yoluna devam etti. Hastanenin önüne geldiğinde bir sigara yaktı. Sigaraya başlayalı çok olmuyordu. Ama başlamasının birinci haftasından beri bırakacaktı sözde. Şimdi yine onun hesabını yapıyordu. Uun uzadıya paketteki sigaraları saymadan göz kararı belirledi sigara sayısını. Demek ki bugün on tane içmişti. Yarın sekiz tane içseydi. Sonraki gün yedi tane... Klasik azaltarak bırakma yalanını atıyordu bu sefer de kendine. işin ilginç tarafı attığı yalanlara inanması. Şu anda gelmeyi çok istediği evinde masasında oturmuş birşeyler zırvalarken bile inanıyor bırakacağına. "Bırakacağım" diyor hala.

Mert hastaneyi geçince sola döndü. Oturdukları ilçenin en meşhur parkının önünden geçerken parktaki güvenlik görevlilerini uyanık görünce şaşırdı. Teyzesinin evinden çıktığından beri ilk kez uyanık insan görüyordu. Parkın önüne park etmiş arabalar vardı. Hep olurdu zaten. Genelde de bu arabaların bazılarında bira içen adamlar olurdu. Mert arabaları tek tek gözden geçirdi. Demlenen yoktu bu gece. Sonra bir şey hatırladı. Teyzesinin evine gelirken gördüğü iki çocuğu hatırladı. Sitenin duvarına oturmuşlardı. Birisi diğerine dert yanıyordu: "İsmail dedim ben de kendi kendime, ulan dedim bak işte senin arkadaşların da böyle adamlar dedim..." Mert onları ilk gördüğünden hiç önemsememişti. Yanlarından geçip gitmişti. Şimdi neden bu sahneyi hatırladığına kendisi de bir anlam veremedi.

İsmail çok büyük ihtimal uyumaktaydı. İsmail'in dert yandığı arkadaşı da uyumaktaydı. İsmail'e kazık atan "böyle adamlar" olan insanlarda uykudalardı kuvvetle muhtemel. Mert uyanıktı. Abisi de uyanıktı, annesinin başına bekliyordu. "Ihlamur, adaçayı gibi bir şeyler kaynatayım belki iyi gelir" diyordu annesine. Konuşmaya mecali olmayan annesi zar zor "yok istemem" diyordu. Aptal Köpek de uyanıktı. Bir hafta on gün önce Aptal Köpek'i döven Zeyna isimli köpek de uyanıktı. Kaldığı evin arka bahçesindeydi, yan bahçedeki köpeğe havlıyordu. Zeyna'nın havlama sesiyle Faruk Hoca bir an için uyanıyordu. O bir ana insanüstü bir çabayla çok fazla küfür sığdırıyordu. Faruk Hoca'nın oğlu Mert, hikayemizin kahramanı Mert eve varmak üzereydi.

Kapının önüne geldiğinde Aptal Köpek hala Mert'i yalnız bırakmamıştı. Mert apartmanın kapısını açtı, içeriye girdi, kapıyı kapattı. Aptal Köpek " Ne yani, yemek yok mu?" der gibi bakıyordu. Mert asansörü çağırdı. asansör zemin kata inene kadar bir kaç küçük daire çizdi yürüyerek. Aptal Köpek hala kapının dışından ona bakıyordu. Mert asansöre bindi. Beşinci kata çıktı. Evine girdi. Aptal Köpek ne yaptı bilmiyorum. Ama ertesi sabah Özer Abi ve annesi hastaneye gitmek için merdivenlerden indiğinde onların da peşine takılacağı kesin.

Mert içeriye girdi. Bilgisayarın düğmesine bastı. Annesini dürtüp geldiğini bildirdi. Annesi de "iyi tamam" anlamına geldiğinden kimsenin şüphe etmeyeceği şekilde homurdandı. Mert'in anneannesi, annesi ve kız kardeşi; yaş ve hatta kuşak sıralamasına göre dizilmiş uyuyorlardı. Evin erkeği Mert uyanıktı. Onları tehlikeler karşı koruyorlardı. Sabah ezanı okunana kadar uyanık kalacaktı, sonra uyuyacaktı. Çok geç uyanacağı için sabah bakkala annesi gidecekti. Evde su bitmişti, su istenecekti ve Mert uyuyor olacaktı. Ama şu anda çok soylu duygularla ailesini koruyordu! Mutfağa gidip yemek yedi sonra. Müzik dinledi, boş sokakları izleyerek sigarasını da içti. İstediği herşeyi yaptı. Aferin ona!

4 Mart 2010 Perşembe

Mert Bugün N'aptı?

Çok merak ediyorsunuz biliyorum. Mert bugün hiç bir halt yapmadı. Mert genelde hiç bir halt yapmıyor. Mert aylağın teki. Ayrıca Mert bu blog mulog işlerinden pek anlamıyor... Mert gecenin bu saatinde yapacak birşey bulamayıp bir yazı yazmaya karar verdi. Bir başlık attı, yazmaya başlayacaktı ki vazgeçti. Ama yanlışlıkla entıra bastı! Kaydınız başarıyla yayınlandı!

Mert sadece başlıktan oluşan yazısını silmeye çalıştı. Beceremedi. Ama yazmayı düşündüğü şeyi yazmaktan da vazgeçmişti. Ulan n'apsam n'apsam derken "bari konuyu değiştireyim bozuntuya vermeyeyim" gibisinden parlak bir fikir geldi aklına. Alın işte şimdi de konuyu değiştiriyor!

Ama tuhaf bir his he. Tavsiye ederim. Hani birileri yemek yiyordur sana da "gel yi" diyip duruyordur ya. Hani sen de "yok tokum" diyorsundur ya. Hani o birileri de "ağzını bulaştırdın mı yirsin ehe ehe" der ya hep. İşte öyle bir şey. Ağzımı bulaştırdım artık, yazmak istiyorum.

Issız bir adaya düşsem yanıma alacağım üç şey ne olurdu acaba? Konuyu iyi buldum, çok güncel...

Yok yok. "Yumurta mı tavuktan çıktı tavuk mu yumurtadan?" tartışmasına son noktayı koyayım en iyisi ben. Bence tavuk yumurtadan çıktı! Nokta!

2 Mart 2010 Salı

Mert'in Hayali Dostlar Mekanı

Tükürüklerimden bir deniz yaratacağım yakında. Sigara izmaritlerinden bir plaj da yaparım yanına. Pek rağbet gören bir koy olmaz. Pis kokar muhtemelen ıslak izmarit işte. Denizi de pek hijyenik olmaz tabi ki. İnsanlar oraya gelmek istemezler. Şezlonga uzanıp güneşlenmek falan... Zaten büyük ihtimal her daim kara bulutlar dolanır benim denizimin üstünde, isteseler de güneşlenemezler. İsteseler derken kast ettiğim topluluk koku alma yeteneğini kaybetmiş insanlar. Kötü kokar demiştim. Çok zorlayıp kurcalayınca saçlarım dökülebiliyor. Madem bir deniz yarattım dökülen saçlarım da denizin yosunu olur. Hatta daha da iğrençleşeyim göz çapaklarımı doğru kimyasalları kullanırsam sertleştirebilirim belki, bilirsiniz çapak denilen şey yumuşaktır elde dağılır.
Yanına da bir otel dikerim denizimin. Hayal kırıklıklarımdan ve başarısızlıklarımdan. Devasa birşey olur. Yapı malzemesi hayal kırıklığı ve başarısızlık olan bir bina tabi ki kasvetli bir yer olur.
Otelin personeli olmalı. Daha önce yazdığım ve de pek bir halta benzemeyen hikayelerimdeki karakterleri çalıştırırım orada. Zaten onlar da genelde benim gibi tiplerdi. İşsizdiler, mutlu olurlar. Salih orada çalışır Sabri, Halil, yaşlı ve ismini koymaya tenezzül etmediğim amca, küçük ve ismini koymaya tenezzül etmediğim kız... Hepsine bir iş bulurum.

Kimse gelmez iğrenç denizime ve onun hemen yanındaki kasvetli otelime. Herkes, herşey bana hizmet eder. Otellerin kral daireleri olur. Orada kalırım, iğrenç denizime girerim günde bir kez. Şezlonga da uzanırım. Otelime, daireme dönerim. Tüm personelin eli ayağı titrer. Yiyecekler içecekler getirilir önüme. İştahla yerim. Oturur televizyon izlerim, bir lig maçı belki... Ya da güzel bir filme rastlarım televizyonda, hani sağ üst köşede "TV'de ilk kez" yazan filmlerden birine. Zaman öldürürüm.
Daireme çıkarım. Tükürükten denizime bakan cama yastlanırım. Orada bir yerde bir sehpa vardır herhalde, sehpaya çayımı bırakırım. Bir sigara yakarım. Afiyetle zehirlerim kendimi. Sonra izmariti aşağıya atarım. Düşüşünü izlerim, yere çarpana kadar bakarım. Sonra da tükürürüm. Bir kez daha tükürürüm.

25 Şubat 2010 Perşembe

25.02.2010

*Bu bir günlük yazısı olmayacak.
*Bu bir "ney" yazısı olacak inan bilmiyorum.
*Ezan okunsa da yatsak...
*Yarın dişçiye gideyim ben en iyisi. Geçen cuma gününe randevu vermişti dişçi ben bu perşembe gitsem diyorum. Gerçi hemen her gün yarın gideyim artık diyorum da.
*ÜÇ Kilo Bi'minyoon!
*Yeniden öss'ye gireceğimden haberdar mısınız siz bakayım? Değilsiniz. Ayrıca ben de öss'ye girmeyeceğim lys mi ne olmuş artık ona gireceğim.
*Dün oturdum biyoloji çalıştım.
*Vücudumuzun çook büyük bir kısmı su! Sudan sonra en büyük kısım protein! Zaten insan vücudundaki organik bileşiklerden en fazla yapıya katılanı da protein. Yağları "depoluyos" karbonhidratı da yakıp "koşuyos".
*"Neden et yemiyoss"
*Seviyorum ulan Gollum'u.
*Bildin mi Gollum'u? Diğer "ismisi" de smiyegol! Yani böyle okunuyor nasıl yazılır tam bilmiyorum.
*O değil de "yavuşak kerim" "breyvart"a kötü film diyor! Yetmiyor "vilyım volıs"a da korkak tırsak gibi şeyler söylüyor haaşaa!
*Taktir-i İlahi! diye kestirip atmak istemişimdir hep. Öyle fırsat çıkmadı karşıma. Birisi olayı anlatsın anlatsın, "taktirilahi bilader, n'apcan" diyeyim. İstiyorum yaa!
*Kızıkcıklar oldu mu selelere doldu mu lan dozi?
*Lan deme lan babam kızıyo' lan!
*"Pazar Sevişgenleri" tarzı bir yazı oldu ya dur bakalım. Ben de Met-Üst olacağım.
* http://www.ayrinti.net/nietzsche/yazi/metin-ustundag.htm#biri
Abicim sen şu tepedeki bağlantıyı tıklanabilir hale getirebilirsin, bilirim gözü karasındır, taşı sıksan suyunu çıkartırsın, bilirim! Hatırlar mısın dozi, yukarıdaki bağlantıda verdiğim yazılardan "biri ile öbürü" isimli olanı beraber okuyup yarılmıştık "ahaha sofrada kuş sütüyle arı çükü eksikmiş" diye :)
*isteen ekliyeblr!
*Nefret ediyorum senden "isteen ekliyblr" kişisi!
*Biliyorsun değil mi o kızı? feysbuk illetinde üyesi olduğunuz gruptan gelen gönderinin altına bu yorumu yapan o kızı? isteen ekliyblr! sitröen!
*Re telimi koparttım geçen gün. Slap atıyordum deli gibi ahaha, çok deli de basçıyımdır bilirsin, koptu tel azizim :)
*Şimdi işin yoksa yeni tel alacağım diye bi'sürü para bayıl :(
*Torbalı'da bir tane türkü bar var. Arada oraya gidiyoruz arkadaşlarla. Canlı performans türkü söyleyen bıyıklı bir amca var. Adamın repertuvarı çok geniş, ansiklopedi gibi birşeyle dolaşıyor, hangi türküyü istesen söylüyor. Ama sesi haddinden fazla kalın. Her oraya gittiğimde "İşte gidiyorum çeşmi siyahım" isimli ya da ismi başka birşey olan ama içinde bu sözün geçtiği türküyü istemek geliyor içimden. Ama ses kalın haco! Dedim ya. İstemiyorum o yüzden. Çok ilginç di mi?
*İki ay önce bir parfüm almıştım kendime, ismini cismini bilmiyorum. Güzel kokuyordu aldım. Bitti şimdi o, 13 Lira da ona bayıl! Of ulan!
*Pinti miyim ben "azcık"?
*Hayır değilim, benim babam işçi memur!
*Ama ben babamdan para almıyorum. Kendi harçlığımı kendim çıkartıyorum meşru yollardan!
*Öğrenim kredisi alıyorum. Hiç bir yerde de çalışmıyorum komple aylağım ben.
*Madem işim gücüm yok bari iki üç bişeyler çizittireyim bloğa demi? O da yok. Sallandıracaklar benim gibi iki tanesini bak ... Tamamlayamadım cümleyi, tavsiyelere açığım.
*Off beee! Sıkıldım beeee! demek istiyorum kızkardeşceyzim blogumuzun en aylak yazarı Merve gibi.
*Ama o çok güzel bir tonlamayla söylüyor bunu.
*Hopdiri diri dattiri dittiri dom, ben yarimi seviyom.
*Çay içmeliyim. Hemen, şu anda, şimdi!
*Hayde görüşürüz koçum, iyi sabahlar...

14 Şubat 2010 Pazar

Bugün Ne Halt Öğrendim? -1

Yaşam nedir? Yaşam denilen bu ince uzun yolda... Şaka şaka! Efendim “Bugün Ne Halt Öğrendim” adını verdiğim bir tür yazı dizisi hazırlamaya karar verdim. “İnsan oğlu bu, her gün yeni bir halt öğreniyor!” mantığıyla yola çıktığım bu yazı dizisinde öğrendiğim (ya da öğrendiğimi sandığım) konuları dile getirerek sizlerle paylaşmak istiyorum. “Paylaş hemşerim ne paylaşacaksan!” diye çemkirenler için işte ilk maddelerim.

*Ben bugün Sevgililer gününde Kordon boyuna inmemek gerektiğini öğrendim. Yoksa adım başı önünüze atlayan çiçek satıcılarından, orda burda uçuşup duran kalp şeklindeki balonlardan, “Sevgililer gününde tek başına sap gibi geziyor, yazık!” bakışlarından, sarmaş dolaş çift görünce önlerine atlayıp onları mekanlarına çekmeye çalışan, bu arada sizin yüzünüze dahi bakmayan kafe ve restoran çalışanlarından dolayı cinnet getirmemeniz ermiş olduğunuza delalet olabilir.

*Ben bugün Hilton oteli ile Alsancak limanı arasının göründüğü kadar yakın olmayabileceğini, bazen bir şehrin merkezinde bir tek internet kafeye dahi rastlayamamanın normal bir durum olabileceğini, uzun bir yürüyüş sonucu rastlanılan tek internet kafeye sırf inat olsun diye (artık kime inatsa) girilmeyebilineceğini bizzat deneyerek öğrenmiş bulunmaktayım.

*Bir dershanede iki ders arasının 4 saat boş olabileceğini, “Lan ben bu kadar süre nasıl oyalanacağım, eve gitsem vaktinde geri dönemem” diyen işbu bünyenin, zaman geçirmek adına yukarıda sıralanan abuklukları yapabileceğini, nihayetinde dolanıp durarak zaman geçiremeyeceğini anlayan şahsın bir adet “Uykusuz” alarak dershane kantininde ilk sayfasından son sayfasına kadar başını neredeyse hiç kaldırmadan dergiyi okuyup bitirebileceğini, bütün bu aksiliklere rağmen derginin içinden çıkıveren Fırat çıkartmalarının yüzde bir tebessüm yaratabileceğini öğrendim. Arz Ederim...!

28 Ocak 2010 Perşembe

28 Ocak Tarihli Günüm

Uzun zamandır elimde okuyacak kitabımın kalmamasından şikayetçiydim. Şimdi ise okunmayı bekleyen 3 kitap ile başbaşayım.

Günlerdir tüm ülkeyi etkisi altına alan soğuk havalarda hep dışarıdaydım, bugün ise İzmir de daha önceki günlere göre gayet ılık bir hava vardı ve ben dışarıya çıkacak bir bahane bulamadım. :)


Ders çalışmaya heveslenip kitabımı açıyorum ama en fazla yarım saat ders çalışabiliyorum.

Bütün gün uykulu uykulu geziyorum. Ancak gece olup başımı yastığa koyunca uykum kaçıyor ve saatlerce uyumaya çabalıyorum. Sabah kalkınca da yine sersem gibi oluyorum. Bu da bir kısır döngü olarak devam ediyor hayatımda...

Sürekli bloga yazı yazmak için fikirler üretiyorum ama ürettiğim fikirlerin hiçbiri yazıya döküp yayınlamıyorum. Sanırım çok tembelleştim ben son zamanlarda.

Bu arada sanırım klavyem bozuldu. :) Evet evet, klavyeyi yerinden kıpırdatınca numlock ışığı sönüyor, tuşlar çalışmıyor. Sanırım kablosunda bir sorun var. Kabloyu oynatınca klavye çalışmıyor, ama kabloyu harekete geçirmezsem gayet güzel çalışıyor. Sanırım 4 yaşındaki yeğenimin marifeti bu. Dün klavyeyi çekiştirerek yerinden çıkartmaya çalışırken bulmuştum onu. :) Neyse böyle idare edelim bakalım şu üzerime çöken tembellikten kurtulabilirsem bir ara klavyemi değiştiririm artık.

11 Ocak 2010 Pazartesi

Bak Koçum!

Bugün dozi'yle beraber çok koşuşturduk yorulduk... Bir halt da geçmedi elimize. Benim geçti aslında 200 lira geçti elime ama dozi tırt :)

Sabah 10buçuktaydı abimlere gittim. Uyandırdım abimi, bir melek gibi uyuyordu... Ama kıyamadım demiyorum bak gayet kıydım ve uyandırdım. Kalktı, hazırlandı falan. Sonra başladık çook uzun sürecek maceramıza. Ejderhalarla savaştık! En yüksek kulenin en yüksek şeysinden sonra yeşil çirkin bir yaratığa dönüşecek bir karıyı kurtardık. Ordan subaşı dolmuşuna bindik. Dolmuşta çok hoş bir kızın yanına oturma şerefine nail oldum. Belki güneş batınca o da iğrenç bir şeye dönüşüyordur kim bilir. Ama gün ışığında gayet de taştı :)

Abimin garajda beklerken aldığı tarifin gereğince, sapa bir yerde indik. Bir sürü fabrikanın yanında çamurlu patikalardan yürüye yürüye geldik vardık "mavi kapılı fabrika"ya... Fabrika değildi bizce orası, bir atölyeydi belki ama "fabrika" ismini hakkedecek bir yer değildi. Götüm gibiydi minnacıktı. Pis kokuyordu. Yıkılsın yaa orası!

Neyse... "Fabrika"nın köpeği bizi gayet dostça karşıladı ona da teşekkür etmeden geçmeyeyim. Girdik "mavi kapı"dan. Usta başı kişisini bulduk. Dedik abi biz iş istiyoruz siz işçi alıyormuşsunuz.

"Bak Koçum" dedi... Sittirin gidin demiş oldu aslında. Sonra çok da önemli olmayan bir kaç mazeret sayıp bizi işe alamayacağını söyledi.

"Bak Koçum" diye başlayan cümleler ne zaman güzel şeyler ifade etmiştir ki zaten. Bak koçum demek, ben dürüst adamım seni dürüst dürüst rencide edeceğim demek. Hatta dürüst de değil dobra. Yok yok patavatsız. Hatta şerefsiz! Biz de şerefsiziz zaten. Ulaşamadığımız ciğere bişey dedik. Unuttum sözün orjinalini :)

Çıktık fabrikadan küfür kıyamet tabii ki :) Sonra o iğrenç yoldan geriye dönüp bardağı 2 liradan çay içtik! Onlar da şerefsiz çok pahalı lan! Haydi kordonda olur mekan güzel bir yerde olur dayar fahiş fiyatları anlarım. Yol üstü kamyoncu lokali tarzı bir yerdi anasını satiym. Sonra bindik gine dolmuşa geldik ilçemize geriye.

Bu serüven burada bitii mi? Hahayt, bitmedi tabii ki. Girdik Ziraat Bankası'na. Bir saatten daha fazla bekledim, devlet babamız bana 200 lira borç verdi artık her ay verecek. Bildiğin Öğrenim Kredisi. Sırada önümüzde bekleyen elemanlara özendim bir ara. Kalabalık arkadaş grubu olarak gelmişler kredilerini almaya. Espriler şakalar böyle komiklikler. Gerçi biz de abimle arada bir komiklik yaptık, olmadı el şakası yaptık yani biz de eğlendik ama olsun.

Ziraatten çıktık bir sürü yürüdük, ben bir arkadaşımla karşılaştım uzun zamandır görmediğim. Gün geçtikçe daha da kısalıyor galiba o kız. Ya da ben uzuyorum oley :)

Teyzemi aldık yanımıza. Topallaya topallaya eşlik etti bize -aslında biz ona eşlik ettik market alış verişi için. Annemle çıktığımız market alışverişleriyle kıyaslarsak gayet hafif yüklendik. Anacığım eşşek gibi yükler beni afedersiniz :) Öyle yani çok yürüdük falan. Sonra bir müzik girdi arkadan "halaluyaah, helaluyaah" diye. Koşturmaya başladık kliseye yetişmek için. Abim el verdi Klisenin Kapıya tırmandı. Gecelerin çirkinleşen karıyı sevmediği bir adamla evlenmekten kurtardım. Sonra mutlu bataklığımıza döndük. Ama ben iğreniyorum o bataklıktan, bulacağım bir ziraat mühendisi falan kurutturacağım bataklığı. Çiftliğe çevirmeyi düşünüyorum. Keçiler, koyunlar ayy :)

3 Ocak 2010 Pazar

Git Başımdan...!

Git başımdan sevda
Sana takatim yok.
Kaldırma yüreğimi yerinden
Sarsma, bırak uyusun.

Nereden gelirsin böyle
Gece yarısı, ansızın bilmem.
Ne uyku bırakırsın ne huzur
İnsanda.
Çek git ne olursun...