29 Mart 2010 Pazartesi

Yaygara

Derslerimin yoğunlaşmasından ötürü buraları boşladım biraz. Sınav telaşı bitince yine buralarda olacağım. O zamana kadar yine bir şiirle herkesi selamlarım. :) 
 -------------------------------

Ben sevdim mi
Sessiz sakin severim
Bağırmam dağlara taşlara
Delmem dağları Ferhat gibi
Düşmem çöllere
Kerem misali
Yaygaraya gerek yok!

15 Mart 2010 Pazartesi

Tadilat

Sen gittin ya
Yüreğim tadilatta
Kimseleri almıyorum içeriye
Sağda solda kırık dökük sevgiler
Sevgilerin yanında yerde duran bir onur
Biraz şaşkınlık
Biraz da nefret var
Hepsi bu senden kalan geriye.

                             - Dozi -

13 Mart 2010 Cumartesi

Dozilog Seneyi Devriyesi ve Özeleştirisi


Bir sene olmuş bu blogu açalı. İlk yazımı 4 Mart 2009 tarihinde yayımlamışım. Şimdiye kadar 91 yazı yazmış, toplamda 75 yorum almışım. Tabi bu sayılar bu blogda yazar olan herkesin toplam sayısı. Kendi yazılarım dışındaki ilk yazıyı Mert 6 Eylül 2009 günü yazmış. Yani istatistiklere bakacak olursak aslında pek becerememişim şimdiye kadar bu blog işini. Ama yine de vazgeçmemişim yazmaktan ve vazgeçeceğimi de sanmıyorum uzun bir süre daha.

11 Mart tarihinde buradaki yazıda Mert ayrı bir blog açtığını duyurmuştu. Arada burada da yazılarını okuyabileceksiniz ama artık ağırlıklı olarak yeni blogunda yazacaktır. Diğer yazarımız Merve artık yazmıyor zaten. Yine de yazarlığını kaldırmayacağım, belki bir gün yazar.

Aslında alışmıştım çok yazarlı bir blog olmaya. Kendim yazamadığım zamanlarda boş kalan blogun imdadına Mert'in yazdığı bir yazı koşuveriyordu. :) Ben de nede olsa yazan var gibisinden yan gelip yatıyordum. Tembelliğe alıştırdılar yani beni. :) Ama artık blogda aktif olarak yazı yazan tek adam kaldım diyebilirim. Bu yüzden de "yazmak zorundayım" hissini tekrar yaşamaya başlayacağım.

Tabi bu "yazmak zorundayım" hissinin kötü tarafları bulunmakta. İnsan içinden yazmak gelmeyince yazamıyor. Ama yazmak isteği uzun süre içinden gelmeyince, "yahu blog boş kaldı, okuyan yok ama yine de boş kalması da hoş değil, dur bakalım bir şeyler karalayalım" noktasına getiriyor ki, bu bazen tehlikeli. İsteksiz yazılan yazılar tatsız tuzsuz oluyor. İnsan kendi yazdığı yazıyı beğenmeyince diğer insanların beğenmesini beklemek komik oluyor elbette.

Yine de okunmayan bir blog yazarı olarak inatla yazı yazmaya, düşüncelerimi, bildiklerimi, yaşadıklarımı paylaşmaya devam edeceğim. Blogumun tepesindeki banner da gördüğünüz üzere internet, Gnu/Linux, Teknoloji, Edebiyat, Tarih, Kişisel, Güncel kategorilerinde yazılarla yoluma devam ediyorum. Beni takip eden, etmeyi düşünen ve takip ettiğim bütün blogculara teşekkürler...

12 Mart 2010 Cuma

Şahlanan Ekonomi Aşkına!



Bugün biladerin bankada işi vardı. Akşamdan "abi beraber gideriz" dediydi, ben de "tamam" demiştim. Sabah gitmeyi planladığımız bankaya, uykuya düşkünlüğümüz nedeniyle öğleden sonra gittik. Perşembe günü buranın halk pazarı kurulur. Bu çevrenin en büyük pazarıdır. Çevre köylerden, ilçelerden birçok gelen olur buraya. Tabi bu insanlar gelmişken bankadaki işlerini de görmek isterler. Yani Perşembe günü bankaya gitmek için uygun bir gün değildir aslında bizim gibi sıra beklemekten nefret eden bünyeler için.

Neyse gittik bankaya baktık oldukça kalabalık. Numaratörden numaramızı aldık; 332! Seksen kadar kişi var önümüzde. Ben bari dışarıya çıkalım orada bekleyelim hem sigara içerim ben dedim. Çıktık dışarı bankanın duvarına yaslandık. Sigaramı yaktım derin bir nefes aldım ve tam karşımda duran bir adamın bana baktığını gördüm.

Gayri ihtiyari ben de ona baktım. Aradan çok geçmedi, "Şşştt bi sigara da bana versene" dedi. Normalde bana bu şekilde seslenen birine "bu son sigaramdı başka yok" derdim ama nedense bu sefer kısa süreli bir tereddüttün ardından cebimden paketi çıkarıp bir sigara da yaşça benden büyük olan "abi" ye uzattım.

Paketin içinden yavaşça sigarayı çekti ve yaktı. Bu sigara alış verişinden bir hukukumuz olduğu için yanıma yanaştı ve konuşmaya başladık. Son zamanların en fit konularından biri olan "Sigaralar da ne zamlandı be kardeşim" temalı konuyu başlattı. Hem benden sigara otlanıp, hem de böyle bir konuyu açması acaba çaktırmadan bana "enayi" mi demek istiyor diye düşündürttü açıkçası. Ama pek bozuntuya vermeyerek, " Evet abi, öyle, hıhı" gibisinden bir şeyler geveledim ağzımda.

Sonra bu hayat pahalılığında, ekmek parasını zor bulan insanların buna nasıl para bulacaklarını söyledi. Kendisinin de aylardır işsiz olduğunu anlattı. "Meslek ne abi senin?" diye sordum. "Ben karpuz, kavun gibi şeyler satıyorum, esnafım yani" dedi. "Ama artık satamıyorum mevsimi değil, mevsimi olan şeyleri de alamıyorum imkanım yok" gibisinden birşeyler anlattı. "Seyyar mısın abi sen?" diye sordum, "evet" diye cevapladı. Sonra çiftçinin de, küçük esnafında bitmiş olduğundan falan bahsettik.

"Ben aylardır 200-250 lira ile geçinmeye çalışıyorum, insanlar 700-800 lira maaşla geçinemediklerini söylüyorlar şükredeceklerine" dedi. "Abi bu hayat pahalılığında ne 250TL ne de 800TL kimseyi geçindirmez, açlık sınırı 900 lira zaten" dedim. "Sende haklısın, herkes bitik" dedi. Sonra okuyan çocuklarından bahsetti biraz.

O arada bilader bankaya girip sıranın kaç olduğun kontrol etti. Daha sonra da abinin çocukları babalarının yanına gelip sıranın geldiğini söylediler. Karşılıklı iyi günler diledik ve abi de bankaya girdi. Ondan beş dakika sonra da biz girdik ve işlemlerimizi halledip çıktık...  

Eminim birçoğumuzun başına bu ve buna benzer durumlar geliyordur. En olmadı yolda yürürken iki insanın aralarında böyle konuları konuştuğunu duyuyorsunuzdur. Hatta sizin de başınızda geçim sıkıntısı vardır.

Ama bunları kafaya takmanın ne gereği var ki? Amaan boş verin! Akşam eve gittiğinizde tam da yemek saatinde bütün televizyon kanallarında, başrollerini bakanlar kurulu, başbakan ve milletvekillerinin paylaştığı çok güzel bir dizi var. İyisi mi onu izleyin de memleketin nasıl şahlandığını birincil kaynaklardan öğrenelim hep beraber...

4 Bin Yıllık Beyin!



Az önce haberlere göz atarken, dumur olmama neden olan bir habere denk geldim. HaberTürk sitesindeki habere göre Kütahya Seyitömer höyüğündeki kazılarda, günümüze kadar bozulmadan kalmayı başarmış insan beyni bulmuşlar. Daha önce de aynı bölgede 4 bin yıllık tohum bulunmuş ve bu tohum çimlendirilmişti. 4 bin yıllık insan beyinlerinin günümüze kadar bozulmadan gelmesini sağlayan şeyin bölgedeki bor madenleri olduğu saptanmış. Beyin kalıntılarında DNA ve sıvı örneklerine rastlanmış.

Bakalım bu kalıntılardan ne gibi bilgiler elde edilecek?

11 Mart 2010 Perşembe

Şey Bey

Şey Bey isminde bir blog var. Ben açtım. Dozilogdaki yazarlığım devam edecek ama kişisel yazılarımı, ufak tefek hikayelerimi orada yayınlıyacağım. Orada birileri varsa, beni okuyan falan, buradan da okuyabilir artık.

9 Mart 2010 Salı

Ayıp Oluyor

Ayıp oluyor.

Mesela teyzeme ayıp ediyorum. Adalet teyzeme. Yıllar var gitmiyorum kadının evine. Ben köyü sevmediğimden gitmiyorum ama o onu sevmediğimden gitmediğimi sanmaya başladı artık. Teyzeoğluna da ayıp oluyor. Çocuğa sitem ettim geçenlerde bize gelmiyorsun ki sen ben neden size geleyim dedim. Geldi çocuk bizde kaldı. Ben hala gitmiyorum onlara. Amcaoğluna da ayıp ediyorum hatta belki amcama da. Geçenlerde amcamlara uğradım ısrarla geç içeriye bir otur dediler. Birden çok işim ve acelem olduğu yalanını kıvırdım, girmedim. Halbuki amcaoğlu bize geliyor kalıyor. Ben yıllardır gitmiyorum. En son geçen bayram gittim ve yine içeriye geçmedim. Ondan önceki bayramlarda da gitmedim. Ayıp oluyor mesela Okan Hoca'ya da ayıp oluyor. Sanki bana kitap verirse onun faydasına olacak. Benim faydama olacak ama gitmiyorum uzun zamandır. Hocam bunu okuyorsan bir açıklama yapmak istiyorum: O gün dişçide sandığımdan çok daha fazla bekledim. Yedide çıkabildim dişçiden o saatte de gelemeyeyim dedim. Peki sonra neden gelmedim. Orası benim eşekliğim :)

Dayıma da gitmem lazım. Adam her fırsatta "Mert ne yapıyor?" diye soruyormuş. Şu anda resmi olarak ailemizin en büyük üyesi, bir ara gidip görmem lazım aslında onu da. Özer Abime işim düşmese gitmeyeceğim neredeye :) Param bitince gidiyorum "abi varmı iki üç liran" diye.

Tam sefa pezevengiyim! Koca gün oturup çay içiyorum evde, müzik dinliyorum. Arada Çağdaş'la buluşuyorum PES oynuyoruz arada Özgün'le.

Bu arada, dün Özgün'le Barça-Madrid maçı yaptık 8-2 yenildim :) Tek tesellim hemen yanımızda oturan Çağdaş'ın da aynı skorla 8-2 ile fark yemesiydi. Yoksa dilinden düşürmezdi :)

Ayıp oluyor Ziraat Bankası'na da ayıp oluyor. İki aydır dilekçe vereceğim sözde. Her ay kredimi on lira kesintili alıyorum iki aydır dötümü kaldırıp bir dilekçe vermedim diye. Ayıp valla ziraate de ayıp.

Ulan babama da ayıp ediyorum ben! Sakarya'dayken telefonla falan konuşuyorduk adamla inan daha çok görüşüyorduk. Geldim evime bir gidip babamı görmüyorum.

Anneme de ayıp ediyorum. Hadi onu her zaman görüyorum tamam da sürekli para tırtıklıyorum kadından.

Farkettim de ne şerefsiz adammışım ben :D

Sonunda Biz de Teknolojiyi Yakaladık, Gibi gibi...

 Uzun zamandır eve uydu bağlatmayı istiyordum. Ama ülkemizin genel sorunu olan nakit sorunu benim de yakamı bırakmadığı için uydu alıcısı almak hayal oluyordu tabi. Aslında taksit usülü pek tabi alabilirdim ama kredi kartımın bulunmaması ve kendimin de borçla iş yapmaktan nefret etmem dolayısıyla pek yanaşmıyordum. Bir gün elimiz bolarınca alırız nasıl olsa acalesi yok diyordum.

Sonra bir gün annem panik içinde beni uyandırdı. Sabah sabah uykulu gözlerde annemin yüzünü seçmeye çalışırken söylediklerine kulak kabarttım. "Televizyon göstermiyor oğlum" diyordu. "Besleme ünitesini kontrol et kablo yerinden çıkmıştır" dedim başımdan savarcasına. Annem gitti, dediğimi denedi ve geri geldi. Sonuç: televizyonumuz sadece karınca gösterme konusunda ısrar etmekteydi.

İstemeyerek de olsa yerimden doğruldum, içimden televizyona sayıp söverek besleme ünitesini, kabloları, görüntü ayarlarını, kanalları kontrol ettim. Ama ne yaparsam yapayım televizyonda tek gördüğüm şey karıncalardı.

Sinirle evin üstüne anteni kontrol etmeye çıktım. Önce kabloları kontrol ettim, herhangi bir terslik yoktu. Anten döndü heralde dedim. Başladım anteni bir o yana bir bu yana çevirmeye. Her çevirişimde de artık kanıksanmış söz öbeğiyle anneme sesleniyordum; "tamam de!" Ama annem tamam demiyordu. Benim annem "tamam" demeyi bilmiyormuydu.! Bildiğim kadarıyla biliyordu. Özür dilerim konunun bir tarafına koduk sanırım. Neyse efendim o gün iki saat civarında antenle uğraştım. Tüm kabloları söküp oksitlenmiş yerlerini yeniledim. Belki lazım olur diye atmadığım eski antenimi denedim olmadı, tekrar diğer anteni denedim yemedi. En sonunda sinirlendim ve antenlerden birini tuttuğum gibi yere çarptım ve sinirimi alamayınca tekmeyi koydum. Garibim merdivenlerden aşağıya tıngır mıngır yuvarlandı gitti. Tabi bu kadar agresif bir tavır karşısında çok kırıldı.

 Antenin birini böylece ebediyete yollarken diğerinin de aslında çoktan öbür tarafa göçmüş olduğunu anladım. İşte bu hikayemizin sonunda da uydu alıcı almaya karar verdim. İlginçtir yarın geleceğiz demelerine rağmen aldığım günün akşamına doğru montaj elemanları kapımızı çaldı. Şu anda en küçük rüzgarda cızırdamayan, karıncalı, karartılı, gölgeli, zıplamalı, hoplamalı atraksiyonlara hiç girmeden efendi efendi istediğim kanalı gösteren bir televizyonumuz var evde. Mutluyum ne diyeyim. Keşke daha önce alsaymışım boşuna işkence çekmişim her rüzgarlı havada.



Evet biz de böylece evdeki ilk önemli devrim olan internet devriminden yıllar sonra uydu devrimini de gerçekleştirmiş bulunmaktayız. Yalnız şimdi bu uydunun kumandasını kullanmayı anneme nasıl öğreteceğim onu düşünüyorum kara kara. :) 

8 Mart 2010 Pazartesi

gogopavırrencırs!

Az önce bir video'ya denk geldim. Benim çocukluğumun en meşhur çocuk programlarından "Power Rangers"ın introsu. Zorladım kendimi sonuna kadar izledim. Tüylerim diken diken oldu ne kadar aptalca bir şeymiş :) Ve zamanında büyük bir zevkle ve hatta evdeki divanın üzerinde tepine zıplaya izlerdim ben o programı :) Power Rangers'taki karakterlerin ikisi kızdı hatırlıyorum. O kızlar yüzünden ben çok uzun bir süre sarı hiç bir şey giymedim üzerime. Pembe zaten olmazdı delikanlıyı bozardı henüz bir metre olan delikanlıyı acaip bozardı. Ben yeşil olan pavır rencır olurdum, dozi kırmızı olurdu (hep en iyisini kapar zaten büyük ya) oyun oynardık. Programı izleyebilmek başarısını göstermekle yetinmez program bitince de pavır rencırs temalı oyunlar oynardık. dozi uzun süre oynamadı tabi :) Beş yaş fark "ulan n'apıyorum ben" dedirtti muhtemelen ona. Ama o da zamanında "Kara Şimşek" için en az benim çıldırdığım kadar çıldırmıştır. Kızkardeşim "Teletabiler" için deli oluyordu. Şimdiki çocuklar da "Ben Ten" izliyor bu hep böyle gidecek.

Power Rangers İntro videosu

7 Mart 2010 Pazar

Eve Gitmek

Eve gitmek,yemek yemek, bir film açıp izlemek, kitap okumak, çay içmek, kendi yatağında o rahat yatağında on iki saat uyumak, annesini görmek, belki biraz ders çalışmak, müzik dinlemek, bir şeyler karalamak, pencereden bomboş sokakları izleyerek bir sigara içmek, biraz gitar çalmak, internette zaman öldürmek... Mert'in aklından bunlar geçiyordu. Görüldüğü üzere eve gitmek için yeterince haklı sebebi vardı. Ama abisinin ve teyzesinin de kal demeleri için çok haklı ve geçerli bir sebepleri vardı. Saat üç olmuştu. Hırlısı vardı hırsızı vardı. Bir haklı sebebpleri daha vardı. Teyze hstaydı. Midesi ağrıyordu. Çok feci ağrıyordu ve bu her halinden belliydi. Hastaneye götürülmesi gerekebilirdi. Ama düşüncesiz ve bencil kahramanımız Mert illa da tutturdu gideceğim diye. "Geçmiş olsun teyze hadi iyi geceler" dedi ve çıktı. Merdivenlerden indi, üzerinde gereksiz, yersiz bir neşe vardı. Daha on dakika önce abisine moralinin bozuk olduğunu söylüyordu ama şimdi, on dakika sonra, sessiz sessiz ıslık çalarak boş sokaklarda yürüyordu. Aptal köpek yine peşine takılmıştı. Bir bacağı kimbilir ne şekilde kopmuş, ufak tefek, siyah renkli bu zavallı yaratık teyzesinin evinin hemen altında kuytu bir yer bulmuştu kendisine göre. Orada yaşıyordu. Bir kaç kez bu köpeğe bir isim bulmaya yeltenmişlerdi Mert ve abisi Özer. Uygun birşey bulamamışlardı. Ben ondan "Aptal Köpek" diye bahsedeceğim.

Bu köpek aptal. Ne zaman o merdivenlerden birisi inse, yürümeye başlasa peşine takılıyor yürüyen kişinin. Herhalde o zaman hatırlıyor aç olduğunu. Yürüyen kişinin peşinden koşturup bulduğu her çöplükte yiyecek bir şeyler arıyor. Eğer o yürüyen kişi ilçenin dieğr ucuna kadar yürüse bu Aptal Köpek de takip eder onu. Belki de aptal değil. Belki de kurnaz bir dilenci. "Görüyorsun ya, ben de açım" diyor sürekli. "Hani yiyecek bir şeyler versen hayır demem" diyor.

Mert ona şimdiye kadar hiç yiyecek vermedi. Bu sefer de vermedi. Üzerinde gereksiz neşesi, sırıtan bir yüzle yoluna devam etti. Hastanenin önüne geldiğinde bir sigara yaktı. Sigaraya başlayalı çok olmuyordu. Ama başlamasının birinci haftasından beri bırakacaktı sözde. Şimdi yine onun hesabını yapıyordu. Uun uzadıya paketteki sigaraları saymadan göz kararı belirledi sigara sayısını. Demek ki bugün on tane içmişti. Yarın sekiz tane içseydi. Sonraki gün yedi tane... Klasik azaltarak bırakma yalanını atıyordu bu sefer de kendine. işin ilginç tarafı attığı yalanlara inanması. Şu anda gelmeyi çok istediği evinde masasında oturmuş birşeyler zırvalarken bile inanıyor bırakacağına. "Bırakacağım" diyor hala.

Mert hastaneyi geçince sola döndü. Oturdukları ilçenin en meşhur parkının önünden geçerken parktaki güvenlik görevlilerini uyanık görünce şaşırdı. Teyzesinin evinden çıktığından beri ilk kez uyanık insan görüyordu. Parkın önüne park etmiş arabalar vardı. Hep olurdu zaten. Genelde de bu arabaların bazılarında bira içen adamlar olurdu. Mert arabaları tek tek gözden geçirdi. Demlenen yoktu bu gece. Sonra bir şey hatırladı. Teyzesinin evine gelirken gördüğü iki çocuğu hatırladı. Sitenin duvarına oturmuşlardı. Birisi diğerine dert yanıyordu: "İsmail dedim ben de kendi kendime, ulan dedim bak işte senin arkadaşların da böyle adamlar dedim..." Mert onları ilk gördüğünden hiç önemsememişti. Yanlarından geçip gitmişti. Şimdi neden bu sahneyi hatırladığına kendisi de bir anlam veremedi.

İsmail çok büyük ihtimal uyumaktaydı. İsmail'in dert yandığı arkadaşı da uyumaktaydı. İsmail'e kazık atan "böyle adamlar" olan insanlarda uykudalardı kuvvetle muhtemel. Mert uyanıktı. Abisi de uyanıktı, annesinin başına bekliyordu. "Ihlamur, adaçayı gibi bir şeyler kaynatayım belki iyi gelir" diyordu annesine. Konuşmaya mecali olmayan annesi zar zor "yok istemem" diyordu. Aptal Köpek de uyanıktı. Bir hafta on gün önce Aptal Köpek'i döven Zeyna isimli köpek de uyanıktı. Kaldığı evin arka bahçesindeydi, yan bahçedeki köpeğe havlıyordu. Zeyna'nın havlama sesiyle Faruk Hoca bir an için uyanıyordu. O bir ana insanüstü bir çabayla çok fazla küfür sığdırıyordu. Faruk Hoca'nın oğlu Mert, hikayemizin kahramanı Mert eve varmak üzereydi.

Kapının önüne geldiğinde Aptal Köpek hala Mert'i yalnız bırakmamıştı. Mert apartmanın kapısını açtı, içeriye girdi, kapıyı kapattı. Aptal Köpek " Ne yani, yemek yok mu?" der gibi bakıyordu. Mert asansörü çağırdı. asansör zemin kata inene kadar bir kaç küçük daire çizdi yürüyerek. Aptal Köpek hala kapının dışından ona bakıyordu. Mert asansöre bindi. Beşinci kata çıktı. Evine girdi. Aptal Köpek ne yaptı bilmiyorum. Ama ertesi sabah Özer Abi ve annesi hastaneye gitmek için merdivenlerden indiğinde onların da peşine takılacağı kesin.

Mert içeriye girdi. Bilgisayarın düğmesine bastı. Annesini dürtüp geldiğini bildirdi. Annesi de "iyi tamam" anlamına geldiğinden kimsenin şüphe etmeyeceği şekilde homurdandı. Mert'in anneannesi, annesi ve kız kardeşi; yaş ve hatta kuşak sıralamasına göre dizilmiş uyuyorlardı. Evin erkeği Mert uyanıktı. Onları tehlikeler karşı koruyorlardı. Sabah ezanı okunana kadar uyanık kalacaktı, sonra uyuyacaktı. Çok geç uyanacağı için sabah bakkala annesi gidecekti. Evde su bitmişti, su istenecekti ve Mert uyuyor olacaktı. Ama şu anda çok soylu duygularla ailesini koruyordu! Mutfağa gidip yemek yedi sonra. Müzik dinledi, boş sokakları izleyerek sigarasını da içti. İstediği herşeyi yaptı. Aferin ona!

4 Mart 2010 Perşembe

Mert Bugün N'aptı?

Çok merak ediyorsunuz biliyorum. Mert bugün hiç bir halt yapmadı. Mert genelde hiç bir halt yapmıyor. Mert aylağın teki. Ayrıca Mert bu blog mulog işlerinden pek anlamıyor... Mert gecenin bu saatinde yapacak birşey bulamayıp bir yazı yazmaya karar verdi. Bir başlık attı, yazmaya başlayacaktı ki vazgeçti. Ama yanlışlıkla entıra bastı! Kaydınız başarıyla yayınlandı!

Mert sadece başlıktan oluşan yazısını silmeye çalıştı. Beceremedi. Ama yazmayı düşündüğü şeyi yazmaktan da vazgeçmişti. Ulan n'apsam n'apsam derken "bari konuyu değiştireyim bozuntuya vermeyeyim" gibisinden parlak bir fikir geldi aklına. Alın işte şimdi de konuyu değiştiriyor!

Ama tuhaf bir his he. Tavsiye ederim. Hani birileri yemek yiyordur sana da "gel yi" diyip duruyordur ya. Hani sen de "yok tokum" diyorsundur ya. Hani o birileri de "ağzını bulaştırdın mı yirsin ehe ehe" der ya hep. İşte öyle bir şey. Ağzımı bulaştırdım artık, yazmak istiyorum.

Issız bir adaya düşsem yanıma alacağım üç şey ne olurdu acaba? Konuyu iyi buldum, çok güncel...

Yok yok. "Yumurta mı tavuktan çıktı tavuk mu yumurtadan?" tartışmasına son noktayı koyayım en iyisi ben. Bence tavuk yumurtadan çıktı! Nokta!

2 Mart 2010 Salı

Mert'in Hayali Dostlar Mekanı

Tükürüklerimden bir deniz yaratacağım yakında. Sigara izmaritlerinden bir plaj da yaparım yanına. Pek rağbet gören bir koy olmaz. Pis kokar muhtemelen ıslak izmarit işte. Denizi de pek hijyenik olmaz tabi ki. İnsanlar oraya gelmek istemezler. Şezlonga uzanıp güneşlenmek falan... Zaten büyük ihtimal her daim kara bulutlar dolanır benim denizimin üstünde, isteseler de güneşlenemezler. İsteseler derken kast ettiğim topluluk koku alma yeteneğini kaybetmiş insanlar. Kötü kokar demiştim. Çok zorlayıp kurcalayınca saçlarım dökülebiliyor. Madem bir deniz yarattım dökülen saçlarım da denizin yosunu olur. Hatta daha da iğrençleşeyim göz çapaklarımı doğru kimyasalları kullanırsam sertleştirebilirim belki, bilirsiniz çapak denilen şey yumuşaktır elde dağılır.
Yanına da bir otel dikerim denizimin. Hayal kırıklıklarımdan ve başarısızlıklarımdan. Devasa birşey olur. Yapı malzemesi hayal kırıklığı ve başarısızlık olan bir bina tabi ki kasvetli bir yer olur.
Otelin personeli olmalı. Daha önce yazdığım ve de pek bir halta benzemeyen hikayelerimdeki karakterleri çalıştırırım orada. Zaten onlar da genelde benim gibi tiplerdi. İşsizdiler, mutlu olurlar. Salih orada çalışır Sabri, Halil, yaşlı ve ismini koymaya tenezzül etmediğim amca, küçük ve ismini koymaya tenezzül etmediğim kız... Hepsine bir iş bulurum.

Kimse gelmez iğrenç denizime ve onun hemen yanındaki kasvetli otelime. Herkes, herşey bana hizmet eder. Otellerin kral daireleri olur. Orada kalırım, iğrenç denizime girerim günde bir kez. Şezlonga da uzanırım. Otelime, daireme dönerim. Tüm personelin eli ayağı titrer. Yiyecekler içecekler getirilir önüme. İştahla yerim. Oturur televizyon izlerim, bir lig maçı belki... Ya da güzel bir filme rastlarım televizyonda, hani sağ üst köşede "TV'de ilk kez" yazan filmlerden birine. Zaman öldürürüm.
Daireme çıkarım. Tükürükten denizime bakan cama yastlanırım. Orada bir yerde bir sehpa vardır herhalde, sehpaya çayımı bırakırım. Bir sigara yakarım. Afiyetle zehirlerim kendimi. Sonra izmariti aşağıya atarım. Düşüşünü izlerim, yere çarpana kadar bakarım. Sonra da tükürürüm. Bir kez daha tükürürüm.